9
September
2006

Hayallerinizin tadının kaçtığı anda bocalıyorsunuz. Dağıtıyorsunuz kendinizi ve boşluğa kapılıyorsunuz. Uzun zamandır ilginizi çekmemekte olan hayata dönemiyorsunuz çoğu zaman.  Belki korkudan, kim bilir, belki de ümitsizlikten…  Başlıyor bir hüsran ve o an yapacak tek şey kalıyor yaşamak için. Düşünceler ekşi ekşi üstünüze kustuğu ve gerçekler size tiksinti dolu bir bakış fırlattığında yorganın altına saklanıyorsunuz. Büzüşüp karanlığa boğuyorsunuz kendinizi. Uyumaya kaçıyorsunuz. Yaşamla bağlantınızın koptuğu tek zaman diliminiz olan uykuya koşuyorsunuz. Tamamen geleceksiz, vadesiz ve umutsuz bir yönelişle…

Gayet rüyasız bir uykunun ardından kendinize geldiğinizde dua ediyorsunuz kimse uyanmamış olsun diye. Farkedilince kolay kolay kaçamazsınız çünkü. Tutarlar ve sorgularlar uykunuzu. Cevap veremezsiniz. “Hayallerim bitti” diyemezsiniz…

29.06.06

7
September
2006

Ve Tatil Biter…

Tatilin son günleri hep zordur değil mi? Değil aslında. Eski günleri hatırlayıp, içinde küçük mutluluk pıtırcıkları hissedince neşeleniyor insan, yeniden başlasa da yeniden yaşasam diyor o ilk gün heyecanlarını…

6
September
2006

Bir iş var işin içinde

Bir dolu yaşamak var sokaklarda. Bir dolu insan, hepsi ayrı dünya.. Ben insanlar içinde bir insan. Kalbini şehrin gökyüzü kadar büyük sanan, kendini acizliğine terk olunmuş bulan. Can sanan, can olmaktan dahi uzak kalan..

Görmedik yüz, gezmedik sokak bırakmıyorum burada. Anlatsa da dinlesem diyorum gördüğüm herkesten yüreğini, hüznünü, heveslerini.. Herkesle ben bir mi, değil mi? Kalbim ve aklım yolumu gösteren, acizliğim sınırlarımı çizen. Ama bir iş var işin içinde anlamak istedğim. Geceleri rüyama girer, gündüz kalp atışlarımda gizli. Susarken aklımda kıvranır durur, yürürken yolumu şaşırmamın sebebi. Söylerken sesimin inceldiği yerde, ağlarken boğazıma takılan o her neyse, onun içinde..

Yolum kendime düştğünden beri sorar dururum. Gözlerimi kaparım arar dururum. Yanına yaklaşır susar dururum.

6
September
2006

Yol Çizgileri

Yanıp sönen yol çizgileri miydi beni götüren? Bilmiyorum, belki sadece düz coğrafyanın ortasından uzanan kül grisi asfaltı takip ediyordum. Pastel renklere bürünmüş bir kış ovası daha güzel görünemezdi heralde. Tek tük pamuk bulutların ardından birbaşka mavi görünüyordu gökyüzü. Solmuş ağaçların ardında ise boylu boyuna uzanan bir göl, ne kadar huzurlu. Kel bozkır tepeleri arasından yol alırken kil rengi topraklar dolduruyordu göz bebeğimi. Tüm saçma sapan ve gereksiz düşüncelerden uzaklaşıyordum. Beynimin içindeki kıprıntı (lar) sakinleşmiş, retinamdan kırılıp elektrik sinyallerine dönüşmüş bu sanat sergisini izliyor gibiydi (ler) .

Abzürdlüğün saflaştığı, heyecanın dinginleştiği, parlaklığın matlaştığı, huzurla hüzün arasında bir tada dönüşen bir manzaraydı karşımdaki. Bu tatil ikindisini başka türlü yaşamak isteyeceğimi pek sanmıyordum. Kurumuş çaylar üzerine kurulu, sollamanın yasak olduğu dar köprüler; çamur bulamacından yapılmış evlerden ve kıvrılan sokaklardan oluşan şirin köyler; akan bel kadar suya hürmet için gelişi güzel sıraya geçmiş ağaçlar; yolculuk için mükemmel havanın keyfini çıkaran kuş sürüleri… Dağınık düşüncelerimi terkedip, saniyeleri doyasıya yaşamak istiyorum ve analiz etmeyi bırakıp, tekrar herşeyi periyodik çizgiler gibi akışına bırakıyorum.

5
September
2006

Maksat Muhabbet Olsun

Belki ne diyor bu saçmalamış gene diyeceksiniz ama olsun maksat muhabbet olsun yazmak bahane…Öncelikle birseyler yazabilmek zor zanaat gerçekten.. Aslında zor sanat demek daha doğru olur kanımca çünkü herkes karın doyurmak için kullanmıyor. Dolayısıyla zanaat demem de doğru olmaz. Sanat en şık sözcük gibi. Her ne kadar Arapça kökenli olsalar da ben onları Türkçe sözcükler olarak kabul ediyorum ki onca yıl hatta yüzyıllarca kullanmışız artık Türkçe olarak kanıksamış olmamız lazım.Türkçe sözcüklerin anlam kaymasına uğramasını ve yanlış yerlerde yanlış manalar ile kullanılmasını sevmiyorum, hoşlanmıyorum. Ne yapıyım yapım böyle… Artık mazur görürsünüz beni.
Neyse sanat mı zanaat mı diyerekten lafı fazlaca dolandırtıktan sonra başlangıç noktasına dönersek iki lafın belini kırmak, lafları ard arda dizebilmek, keyifli bir sohbet edebilmek ya da yazı yazabilmek gerçekten zor. Genelde de benim zorlandığım konuların başında geliyor bu mevzu. Sohbeti alıp bir yerlere taşıyabilmekten ziyade bir şekilde konuşmaya başlayabilmek zor ya da aslında çok güzel bir girizgaha sahip olduktan sonra ucu havada asılı kalaraktan devamını getirememek zor. Belki cümlelerin havada asılı kalmasından kaynaklı karşı tarafın lafın devamında neler geleciğini bekleme sürecinde senin yüzüne alık salık bakarken senin o esnada kafanda acaba ne desem de durumu toparlasam ya da lafın sonunu bağlayabilsem derken ve de sonunu bağlayamayınca benim de sık sık olduğum gibi işte böyle kasmaktan midene giren ağrılar eşliğinde cümleleri tamamlamak zor geliyor. Sonra da işte birden lafın bitmesi sözün kalmaması ama o arada ki vaktin de bitmek bilmemesi.
Esasen durumun kaynağı belki de düşünmeden konuşmak. Cümleleri bir düşünce süzgecinden geçirmeden bir anda konuşma sevdasına kapılaraktan öylesine ard arda dizmeye çalışmanın sonucu olabilir. Ya da bu sevdaya dar kelime hazinesine rağmen tutulmak ve de kaynakların çabuk tüketilmesine binaen ortada öylece kalakalma durumu da olabilir.
Vel hasıl kelam insanoğlu bu bi konuşmaya başlayınca susumuyor. Susmadıkça ve de bu konuda ısrar gösterince de saçmalamaya başlıyor. O yüzden ben de fazla uzatmadan ve de saçmalamadan ve de daha da önemlisi oluşturduğumuz karizmayı tüketmeden dutumu yiyeyim bari de o vakur olduğuna inandığımız duruşumuza halel gelmeden noktayı koyalım.

4
September
2006

Rüzgar