30
December
2007

Aziz Dost…

Rıhtımlar sessiz bu akşam ey aziz dost,
Geceler hiç olmadığı kadar karanlık ve yalnız,
Nereye kayboldu dün akşam ki yıldızlar?
Daha dün burdaydılar yoksa onlardamı benden sıkıldılar?

Sıkma canını be dostum varsın onlarda kaçsın sen yetersin bana,
Hangi akşamın sabahında yanımdaydılar ki sanki?
Bekledin mi bugün gene beni?
Biliyorum aziz dostum beni hep senin düşündüğünü…

Ağlamak istiyorum gözlerim kan doluncaya kadar,
Yağmurun beni sırılsıklam etmesini istiyorum…
Tıpkı aşkın kalbimi alıp kaçtığı beni gözleri ıslak bıraktığı gibi,
Islak ve boş gözlerle ufka bakmak istiyorum sevdiğimin gittiği yere…

Nerdesin dostum?hani bu gece ufka bakıp sabahlayacaktık?
Hani rüzgara inat gözyaşlarımızın kurumasına izin vermeyip hıçkıra hıçkıra ağlayacaktık?
Sen de mi terk ettin beni yoksa?
Varsın canın sağolsun be dostum varsın bu gözler sanada ağlasın…

Hangi yalancı sevdaya ağlamadı ki bu gözler?
Hangi gidişe üzülmedi ki bu kalp?
Git yolun açık olsun ey dost,
Bırak matemim ortalığı kasıp kavursun….

24
December
2007

Kör Olan Gözün Bedeli

Beden eğitimi dersinde futbol oynarken kafasına kale direği düşen ilköğretim okulu öğrencisi Mehmet Belin’in 2 gözü kör oldu. İdare aleyhine açılan davada, mahkeme Belin ve ailesine 270 bin YTL tazminat ödenmesine hükmetti. Görme yeteneğini kaybeden Mehmet Belin, evde oturmaktan sıkıldığını söyledi. Baba Hayrettin Belin ise, “Keşke başımıza bu olay gelmeseydi.” dedi.

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=628511

zehir Kör Olan Gözün Bedeli

Ortalama bir insanın hayatı boyunca çalışıp çabalayarak sahip olacağı bir serveti, çeyrek trilyon olarak öngörebiliriz: Güzel bir ev, orta-üst sınıf sıfır kilometre bir sedan otomobil ve diğer olası ihtiyaçları karşılayacak kadar miktar para.

Bunu elde etmek için insanoğlu, hayatının başından sonuna kadar, durmaksızın çalışmakta, emek vermektedir. Daha kendine gelir gelmez başlayan, anasınıfından üniversiteye kadar devam eden bir ‘öğretim’ sürecinden geçmektedir. Bu süreçte öğretilenler onu, günümüz dünyasının kapitalist işverenlerinin iş-tanımlarını yerine getirebilmek için yeterli donanımı sağlamaktadır. 15 seneden fazla süren bir eğitim döneminden sonra çalışma hayatı başlamaktadır. Bahsedilen miktardaki parayı, normal yollardan biriktirebilmek için 10-20 hatta 30 yıl boyunca, bazen hafta sonları ve geceler de dâhil olmak üzere, sürekli, sürekli çalışmak gereklidir. Bu onlarca yıl süren çalışma hayatı boyunca insan birçok olumsuzluğa katlanmak zorunda kalır. Sürekli stres altındadır, üstlerine karşı sorumlulukları vardır, hasta bile olsa işine gider, ailesini ihmal etmek pahasına bile olsa aldığı projeyi bitirmeye çalışır, işte patronuna kızamaz ama eve gelince çocuğuna bağırıp çağırır, her şeyi aksatır, her şeyi, ama tek bir gün bile işe gitmezlik etmez.

Yaşamak için bireyin düzenli bir maddi gelire ihtiyacının olması elbette yadırganamaz bir durumdur. Elbette insan çalışıp, çabalayacak, sürekli daha fazla kazanıp güçlenmenin, devletine milletine faydalı olmanın çeşitli yollarını arayacaktır. Ancak mecburi (!) ihtiyaçların; mp3 çalardan, DVD koleksiyonuna, 5+1 ses sisteminden spor donanımlı bir arabaya, her gün giyilen farklı bir dünya markası elbiseden son model bir cep telefonuna kadar genişletildiği günümüzde zaruri gider ve dolayısıyla kazanılması gereken minimum ‘para’ kavramı da esnek bir hale getirilmiştir. Bu kısır döngü insanı sürekli, tabir-i caizse ‘deli gibi’ çalışmaya yada para kazanmaya ‘çalışmaya’ itmektedir. Bütün bu koşuşturmacanın içinden kafasını kaldırıp etrafında olup bitenlere bile bakamayan bireyin,  kendi çıkarını düşünmekten öte, bizzat kendini görüp verilen nimetleri hakkıyla anlayabilmesi sıfıra yakın bir ihtimaldir. İnsanın önce para için sağlığını harcaması, sonra sağlığı için parasını harcaması da tarih boyunca yapıla gelmiş en genel geçer akılsızlıklardan biridir. Toplum yada ‘herkes’ tarafından tanımlanmış ideallere koşarken neleri feda ettiğimizi bir düşünmeliyiz; aslî görevlerimiz, sevdiklerimiz ve en saçması da kendimiz. Yani ne idüğü belirsiz bir ütopya uğruna, ‘American Dream’ uğruna, neredeyse her şeyimizi riske edebilecek duruma gelmişiz.

Madem delicesine çalışıp, çabaladığımız zaman kazanıp, sahip olabileceğimiz servet topu topu çeyrek trilyondur, bu kadar heyecan ve hırs neden? Evet, belki maddi olarak çok daha fazla miktarda paralar kazanılabilir ama bunlar sadece sahip olunan ev, araba, yat, kat sayısını değiştirecektir. Dünyanın bütün ve en güzel yiyecekleri önünde olsa bir insan en nihayetinde sadece midesi aldığı kadar yemek yiyebilir, bir anda sadece tek bir evde oturabilir ve tek seferde yalnız bir araba sürebilir. Dolayısıyla ömür boyu kazanılacak toplam paranın miktarı da bu teoremin geçerliliğini değiştirmemektedir.

Peki nedir bu teorem? Okunuşu son derece basit ama anlaşılması, yaşanması da bir o kadar zor bir teorem. Her şeyin değerini tam olarak bilebilmek.

23
December
2007

Yalova – Fotoğraf Sergisi

y16 Yalova   Fotoğraf Sergisi

Mezunlarımızdan Hatice Evci’ nin “Yalova” konulu fotoğraf sergisini izlemek için tıklayınız. 

23
December
2007

Çizim Sergisi

LPIC0003 Çizim Sergisi

2006 İvedik mezunlarımızdan Hafsa Olcay’ ın çizim sergisini izlemek için tıklayın.

21
December
2007

Bir sevda klasiği…

Saçlar bembeyaz,kederler figanda,
Hayat garip sanki hiç tasası yokmuş gibi gidiyor,
Yoksa sade benmiyim dert eden herşeyi?
Hayır olamam baksana karşımdakinden belli…

Hani ağlamayacak ve ağlatmayacaktı?
Hani sadece arkasını dönüp gidecek ve beni unutacaktı?
Yoksa yalanmıydı istemiyorum demesi?
Peki niye ağladı o zaman şimdi?İnsan sevmediği için ağlarmımydı ki?

Keşkelerin bir önemi yok artık.
Keşke çıkmasaydım karşına demenin bir tesiri yok…
O gözler unutulabilirmiydi ki?
O masum sözler silinebilirmiydi ki akıldan?

Ne demiş leman abla;koy elini son defa yanağıma
İstemiyorsan söyle giderim,yeter ki bana hoşçakal deme,
Deme bana öyle belkide gidemem de…
Arkandan el sallar ama yüreğimden severim gene.

Ağlasam duyarmısın uzaklardan?
Sebebini sorma,sensiz son gecemdeki matemdir bu…
Biliyorum belki hiç dönmeyeceksin sensiz yaşlanacağım,
Ama olsun gözlerin aklımda,ismin dudağımda son uykuma dalacağım…

18
December
2007

Hüzne Dair

 

 

Bir selamın yeterdi bana biliyormusun,
Uzaklardan göndereceğin tek bir mektup bağlardı seni bana
Ne bir haber ne bir mesaj geldi senden bana
Sadece ıssız gecelerin sabahında akan iki damla yaş koynumda

Ardından el salladım ama sen görmedin
Tarifsiz acılar yaşadım sen bilmedin
En büyük vurgunu yedim merak etme sen onlarıda hissetmedin
Sen sadece çekip gittin…

Üzülme bak ağlamıyorum artık,
Ne gam kaldı geriye ne de keder,
Sadece kokulu bir eldivenin bana yeter,
Üzülme sakın senin gözlerin dünyalara bedel….

18
December
2007

Sevgiye Dair

 

 

Matemler esiyor üstümde ya Rab yardım et!!
Gözyaşlarım habersiz akıyor benden,
Ne kinim var kimseye ne öfkem,
Benim değil bu akıl olamaz bu kadar yaş bende.

 

Hani akmayacaktın tutacaktın içinde?
Hani bilmeyecekti görmeyecekti seni bu şehirde?
Böyle mi verdin söz o vicdansız kalbine?
Sorma ey gönül ,sen bilmeden düştüm hangi derde?

 

Aç kapılarını bırak rüzgar içeri dolsun,
İster acı isterse şerbet koksun,
Sen sadece elini uzat bırak avuçların karla dolsun
Bırak sadece gülüşün senin adın olsun….

18
December
2007

Eski Bir Hicran…

 

 

Ne cahit sıtkının dediği gibi 35 yaşıma gelebildim
Ne İbrahim sadrinin kisi gibi ayakkabımın arkasına basabildim
Sadece karanlık sularda yüzdüm
Sadece güneşin batışı en büyük tesellim oldu…

 

Hayat bu bağlıyor kendisine
Elini atsanda güneşe yakalamak zor sadece uzanıyor havaya
Ağlamak geliyor içimden ama yapamıyorum
Ben ağlamaya dayanamıyorum…

 

Bir çift göz müdür beni her şeyden alıkoyan
Yoksa ben miyim sade ve yalancı bir göze kanan
Ne masumiyete inanır oldum ne sevdanın hicranına
Ben sadece gözlerden akan yaşa vuruldum…

 

Arka fonda hüzünlü bir beste,
Hatıralar geliyor aklıma Allah ım bumu acaba gerçek azap?
Bumudur sevipte arkadan bağıramamak
Bu mudur mecnun sanıpta kendini dağlara vurmak

 

Hayır heyhat kimsin ki gözünden yaş akıtabilesin
Hangi sevgiyi geçekten hak edesin?
Nerde sevdiğin onu bile bilmezsin!!!
Sen sadece sözlerini içine gömersin….

15
December
2007

Sonbahar Sondromu

sonb Sonbahar Sondromu

Kışla sonbahar arasındaki en belirgin farkın ‘Kar’ olduğunu varsayarsak, kolaycı bir yaklaşımla henüz beyazlığa doyamamış gri şehir siluetlerinin bize halen sonbaharın ‘son’ demlerini yaşattığını fark edebiliriz. Sadece bulutlardan dolayı kapanan gökyüzünün değil, maviden griye geçişte hava kirliliğinin ve ruhsal atmosferimizi daraltan birçok değişikliğin meydana geldiği bir dönemdir sonbahar. Vücudumuza düşen birim güneş ışığı miktarında değişiklik olduğundan, hormonlarımızın oranı da buna adapte olur. Kanımızdaki dengelerin farklılaşması ise hayatımızın seyrini bir baştan diğer zıtta kolaylıkla ve hızla kaydırabilir.

Özellikle öğrenciler açısından güzelim yaz tatilinin bitip, okulun başlamasından mıdır, yoksa sıcak ve uzun günlerin yerini soğuk ve kısa, parçalı aydınlıklara bırakmasından mıdır, yeni bir iş senesinin başlamasından mıdır yada tembel geçen haftalardan sonra yapılacak işlerin birikmesinden midir, belli belirsiz bir gerilimin olduğu ve sıkıntılı başlangıçların adıdır sonbahar. İsmi ‘son’ u çağrıştırsa, İngilizce ifadesi yaprakların düşüşünü anımsatsa, yeniden dirilişi sembolize eden ilkbaharın tersi olarak ölümü hatırlatsa da, sonbahar aslında bir şeylerin bitse de, başka şeylerin başladığı bir geçiş dönemidir. Her değişim gibi elbette sonbaharın da adaptasyon sürecindeki sıkıntıları bu sürecin vazgeçilmez parçalarıdır. Havaların birden soğumasına alışamayan vücudumuz, iyi giyinmeyi akıl edemeyen bir kafa ile birleşince soğuk algınlığıyla boğuşurken ruhumuz da gri manzara, heyecanını yitiren karakterler, düğümlenen sorunlar ve renkleri solan hayat sahnesiyle mücadele eder.

Bütün sıkıntılar ve olumsuzluklar, önceden var olsalar bile, sonbaharda depolanırlar adeta. Beklerler, beklerler, çoğu zaman önemsiz hatta alakasız bir kıvılcımla da tetiklenebilirler. Trafikte çok beklemeniz, sınavdan kötü not almanız, o geceki soğuk, arkadaşınızla ufak tartışmanız birden bütün sorunlarınızı gündeme getirebilir. Sebepsiz yere canınız sıkılıyor hissedebilirsiniz sonbaharda, esasında hiçbir şey gibi bu da sebepsiz değildir. Daha önceden itelediğiniz, üstünü örttüğünüz sorunlar artık gizlediğiniz dolabınızda barınamamakta ve en istemediğiniz anda tepenize üşüşmektedir. Yılın herhangi bir döneminde katlanabildiğiniz bir şeye sonbaharda katlanamayabilirsiniz, bu sizin suçunuz değil. Esasında sonbaharda katlanmanız gereken şeylerin sayısı ve büyüklüğü arttığından bir noktada ‘Yeter!’ diye haykırmak çok da lüks olarak değerlendirilmemelidir. Sadece fiziksel ve ruhen yeterli enerjiyi toparlayıp, tüm bu maddi – manevi sıkıntılarla ne kadar küçük yada önemsiz görünürlerse görünsünler, mücadeleyi sürdürmeniz gerekli. Savaşmayı bıraktığınız anda dünyanın gücünü toparlayıp sonrasında daha şişman ve kirli bir şekilde karşınıza dikileceğini unutmayın.

Tahmin edebileceğiniz üzere sadece sıkıntılar içeren bir dönem değil sonbahar. Sanki diğer mevsimler daha iyiymiş, sonbahar adı üstünde sona kalmış ve filmin kötü adamı olmak zorundaymış gibi hissedebilirsiniz. Ancak bu sonbahara yapabileceğiniz en büyük haksızlık. Bütün yaprakları dökülmüş bir ağacın, kan kırmızısı son parçasının döne döne yere düşüşüne tanıklık etmek, Rahmet sembolü ince yağmurun altında acelesiz ilerlerken yüzünüzden aşağı süzülmesini hissetmek, bulutlu geçen günlerin ardından ikindi güneşinin sarılığını içten bir gülümsemeyle karşılamak, çokça üşüdükten sonra sevdiğiniz insanların yanında, ılık bir odada çay eşliğinde ısınmak da tek başına belki haftalar süren somurtkanlığı ve hüznü kurtarabilecek güzelliklerdir. Bunların yaşanabilmesi için sonbahar şarttır. Nasıl yemeğinizi yerken, kahvenizi içerken o lezzeti almanızı sağlayan daha önceki açlığınızsa, ısınırken içinize dolan sıcaklık da önceki üşümeniz dolayısı iledir. Eğer acıkmasaydık, doyamazdık, üşümeseydik ısınamazdık, karanlık olmasaydı aydınlığı bilemezdik. Bu yüzden, sonbaharı, biraz da hayatımızdaki güzellikleri ön plana çıkaran ‘gri bir fon’ olarak da düşünmeliyiz ki bu değişime doğru pencereden bakabilelim.

Sonbaharın hüzünle tanımlanmasının en önemli açıklamalarından biri de, insanın gerçekliği üzüntüsüyle tanımlamasıdır. Matrix’ de Agent Smith’ in de ifade ettiği gibi : “I believe that, as a species, human beings define their reality through suffering and misery” . Bireyin yaşadığını fark etmesi, hayatındaki değişiklikleri takip edebilmesiyle mümkün olabilir. Çünkü kendini tekrar eden, rutinler, zamanın algılanmasında ciddi sıkıntılar oluşturabilir. Dünü bugünden ayırt edebilmek için gereken ‘farklılığı’ kaydedemeyen insan beyni, sürekli akan saat çizgisine çentik atmayı beceremez. Çentik atsa bile altına yazacağı bir şey yoktur zaten. Bu yüzden, sürekli ilerleyen günleri biraz olsun yavaşlatıp yaşadığını daha da fark etmek isteyen bilinçaltı, insanı farkında olmadan hüzne ve üzüntüye yönlendirebilir.

İnsanı farkında olmadan ama aslında kendi seçimleri doğrultusunda bu sıkıntılara iten her noktada da insanın kendisidir. Korku filmi izleyip, üzeri açık yatıp üşüdükten sonra kabus gören biri gibi, bilinçaltı da insana hayatı boyunca yaptığı seçimlerin rastgele dökümlerini ve karışımlarını ona geri sunmaktadır. Sonbaharda kendini bu kısır döngüyle hüzne çivileyen depresif karakterlerin eninde sonunda alakasız sağlık problemlerinin ‘fırtlaması’ da bununla alakalıdır. Psikoloji tedavi sürecinde olumlu etkiye sahipse, yani insanın iyileşmesini hızlandırabiliyorsa, pekala onu hasta da edebilir. Bu doğrultuda sonbahar sürecinde biriken ufak tefek problemlerin tembellikle de olsa elden geldiğince çözülmesi, fiziksel sağlığa dikkat edilmesi gerekir. Buna bol sebze, meyve yemekten yeterince egzersiz yapmayı da ciddiyetle dahil edebiliriz. Çünkü ruhsal sağlığın ön-gereksinimleri arasında vücut sağlığı da önemli bir yere sahiptir. Bundan sonraki aşamada hayatın, kişisel seçimler bazında pişman olunmayacak şekilde yönlendirilmeye çalışılması ve kontrol edilemeyen durumlarda ise sabır / şükür mekanizması ile dengelenmesi ruhsal huzura giden yol haritasını özetlemektedir.

Dizilerdeki gibi bitmek tükenmek bilmeyen sıkıntılar zincirinden oluşan bir hayatı bizzat birinci elden izlemekten başka seçeneğimiz her zaman vardır. Hiçbir şey salt ve tek anlamda kötü değildir, olamaz da. Sonbaharı neresinden tutup da yorumlasanız, içerisinden hüzün de fışkırsa, o yine de hayatımızın bir parçasıdır. Yaşantımızın her yönünde olduğu gibi sonbahardaki dönemeçlerde de kolaylar vardır, zorlar vardır. Önemli olan, dalında duran yeşil bir yaprağın da, kaldırım kenarındaki pastel renkli bir yaprağın da tek amacının olduğunu anlayabilmek, görebilmek…

15
December
2007

Kavurma Partisi ve Bayramlaşma

kavur Kavurma Partisi ve Bayramlaşma

Kurban Bayramı’nın 3. günü olan 22 ocak 2007 saat 13:00 da tüm mezunlarımızı bayramlaşmak ve bir araya gelip bayram coşkusunu yaşamak için İvedik Merkez Kampus`üne bekliyoruz.