December
2008
where do pink dreams lead to

where do pink dreams lead to by bluebottle
Atölye odamızdan warnerblade üyeleri tarafından üretilmiş içeriğe erişebilirsiniz:

where do pink dreams lead to by bluebottle
Atölye odamızdan warnerblade üyeleri tarafından üretilmiş içeriğe erişebilirsiniz:
Seçilmiş sözleri değil, bazı alıntılar. Paragraflardan çekip çıkarırken haksızlık ettiğimi hissettim. Hepsi bir bütünün parçası ve kitapların içinde daha manidarlar.
Puran Şeriati: Eşim Ali Şeriati – Bir Yaşam Portresi
s.87
“…Hiçbir inkılapçı hareket mutlak kamil olduğu bir noktadan başlamamıştır. İnkılapçı çevre oluşunca her ne kadar eksik de olsa bir çaba ve bir kıvılcım, işe başlamak için yeterlidir. İşin içinde eksikler giderilir, kemal merhalesi ve başarı muhakkak gelecektir…” A. ş.
s.90
“…Siz eğer konuşabiliyorsanız, kendinizden, kendi aşklarınızdan, sıkıntılarınızdan ve hayallerinizden söz etmeniz çok insafsız ve namertçe bir şey olur. A.ş
İran’da her tarafın, dağ taşın uyutmak için ninni söylediği şu anda sizler neden mırıldanıp iniltiler okuyasınız ki. Uyanabilmeleri için feryat edin…” A. ş.
s. 150
“…Özellikle de soğuk kış rüzgarlarının esmekte olduğu ve bu vahşet ve karanlık sahrada kurdun gözlerinin ışığından başka bir aydınlığın görülmediği ve bu yolun yolcusunun gözünü kapatıp gönlünü Allah’a dayaması ve öyle yürümesi gerektiği günlerde.” A. ş.
s.152
“… ya da hayır, en azından elden bir şey gelmiyorsa bir ses çıkarmak ta ki en azından kendimi unutmayayım ki bu da dert getirir.” A.ş
s.221
“…Bizim içinse önemli olan insani görevi yerine getirmek ve Allah’ın yolunu takip etmektir. şayet zafer elde ettiysek duamız, zulümden, hakkı yok etmekten ve gururdan emanda olmaktır. şayet yenildiysek kötülükten ve zilletten uzak kalmak ve şehadetin nasibimiz olmasıdır!” A. ş.
s.254
“Her şeye karış ve hiçbir şeye bulaşma. İnzivada pak kalmak, ne zordur ne de bir değere sahiptir. ‘İnsanlarla ol ve insanlarla olma’ gerçekten peygamberce bir sözdür.” A. ş.
Ali şeriati: Yalnızlık Sözleri
s.14
“…Onlar Nuşirevan’ın adalet zincirlerini boyunlarına vurdular ve ahırları bayındır kıldılar, ben ise sarayları terk ettim.”
Ali şeriati: Sanat
s.22
“…Aksine bir düşünceyi, bir dini bozan şey, dosttur. Ya da dost toplumda baş gösteren düşmanlıktır. Bütün dinler, içeriden bozulmuş ve çürümüştür.
Her din, çöküşünden ve çizgisini ilk çizgisine zıt bir şekilde belirledikten sonra; kendini bilen, aydınlığı olan, o dinin hakikatini bilen, bu sapmayı teşhis etmiş olan ve o iki gruptan da (ne düşüş, alçalma ve kötü değişime inanan kesimden ve ne de bu alçalma ve kötü değişime kail olan, din budur [diyen] ve sonra karşı çıkan yarı aydın gruptan) olmayan o iki grubun düşüncesinin tersine başka bir şeyin var idiğini ve başka bir şeyin olmuş olduğunu bilen tam bilinçli kimseler tarafından [ihya edilir].”
s.66
“…Son, olması gerekenin ve olmayanın yakın sınırından ibarettir.”
s.67
“…bana göre insan bir şahsın özel adı olmayıp, bir durum ve bir niteliktir. Bu sebeple artıp eksilmesi mümkündür.
..
Evet, daha fazla insan olan kimse, insanın, yarısı itibariyle ortaklığının bulunduğu doğayla arasında daha fazla aralık ve uyumsuzluk olan kimse demektir.
..
Bir ruhun kemal derecesi, yaşamaktan duyduğu sıkıntının derecesiyle doğru orantılıdır.”
s.90
“Hüzün, yok olanın eksikliğinden, üzüntü ise varolanın eksikliğinden kaynaklanır.”
s.114
“…Kim daha fazla insan ise, daha fazla dertli olur.”
Yığınıma bakıyorum eğreti bir nazarla. Cahilim şimdi, bilmiyorum hangi taraf sağım. Halimden ürkmek için davranmıyor vücudum. Saçlarım kadar sakin, irademi bekliyor sanki atmak için kalbim. Karşı duvarda bir resmim
Ne kadar bilgisizim
Etraf siluet dolu, aynı etraf çok ıssız
Acıyor boşluklarım, eyvahlarım telaşsız
-
Bedenim hissiyatıma kindarane bakıyor
Sanki yetmiş senedir bu firakı bekliyor
Bir nesne görsem aşina, bir maddeyle son bir nisyan
Bir el deyse, laf söylese bir ziruh bir muhsin insan!
Bakışlarım cayır cayır, gözlerim ölgün
Rengim hiç olmadığı bir tonunda bugün..
-
Beynimde büyüyen taş günahlarım mı
Görüntü mü kayboldu gözlerim mi kapandı
Yapıp da pişmanlık duyduğum şeylerden ziyade, yaşamamakta olup yaşamayı istediğim farklı bir hayat tarzı var benim..
Ben istemem ki konuşmayı basitleştirmeye çalışayım, genel laflarla meramımı anlatayım. Ben isterim ki hislerimdeki derinlik kelimelerde de zenginliğini muhafaza etsin.
Modern eserlerdeki yapı enteresanlığı ve değişik tarz denemelerini görmektense üretilmiş dahice fikirleri okumak ve onlardan istifade etmek isterim. Yeni kelimelerin bayat havalarındansa eski kelimelerin tarih kokan nefis havasını solumak, onlarla haşır neşir olmak isterim. Yüzeysel, oluşmamış fakat yapılmış kelimeleri gözüme sunmaktansa çok boyutlu bir derinliği ruhuma sunmak isterim.
‘Sabaha kadar hiçbir şey yapmadım’ın suçunu başkalarıyla paylaşarak ve artık mahcubiyete bile varmayan gülümsemelerle hafifleteceğime, hakikaten yapılacak şeyleri yapıp artık boş durmanın bir üst basamağını mükemmeliyet telakki etmemek isterim.
Özgürlüğe sahip olmazdan önce özgürleştirebileceğim kadar olgun bilgi ve fikirlerimin olmasını isterim. Popüler kültürsüzlüğün geçtiği yere yamadığı boş vermişlikten silkinip yüce bir kültürle donanmak, bu süreçte ise belki de müsamahanın gevşek yüzünden yüzümü çevirerek bir alimin dizi dibinde, nefsimi terbiye ede ede, doğrunun yap dediğine şımarıkça hayır demeyi bilmeden, zorluktaki zevki ve gerçekliği tatmak isterim.
Yoğun sayılabilecek bir insan trafiğine takılmış, gözlerim yerde ilerliyorum. Kaldırımın bordo taşları yer yer avuç içi büyüklüğünde parlak kağıtlarla kaplanmış. Bu yığınlar sürdükçe kaynağı merak ediyorum ben de, başımı kaldırıyorum. Kaldırımın tam orta yerinde bir adam var. Deri ceketli, esmer, uzunca biraz.. Uzaktan anlamaya çalışıyorum hislerini, kendimce anlık senaryo kuracağım, tipik biri çünkü. Fakat sabitlemiş bir yüz ifadesi, anlaşılmaz bakışları var. Neden baktığımı unutup geri indiriyorum gözlerimi ve kağıtlar hatırlatıyor bana amacımı. Oyalanmıyorum bu sefer, doğruca adamın uzanmış koluna bakıyorum. Yerdekilerden olmalı, zayıf bir kağıt tomarı tutuyor adam. Münasebetsiz duruşu yüzünden rotamı kırıp yürümeme devam ederken yanından geçiyorum adamın. Alacağım kağıtlardan güya da merakim gidecek. Fakat tam ben geçerken o kolu geri çekiyor. Gayr-i ihtiyari dönüp bakıyorum ben de şaşkın şaşkın. Hemen gözlerini kaçırıp işine benim bıraktırdığım yerden devam ediyor. Ayağımın altındaki kağıt hışırtıları bitmeden yavaşlayıp daha dikkatli bakıyorum yırtık pırtık kağıtlara. Yazılar gözümün önünde mana kazanınca anında zihnim işletiyor çarklarını ve öfke duman duman ruhumu sarıyor. Hızımı kesmeden döndürüyorum başımı adama başka gözle bakmak üzere. Nefretimi beslemek için artık kin duyduğum o yüzü belleğeceğim, neye yarar belirsiz. Bakıyorum, adamın kolu yeni birine uzanmış. Alıyor kağıdı yolcu. Okumaya fırsat bulduğu anda neredeyse dehşetle bırakıveriyor elinden. İçimdeki nefret öyle ani bir değişime uğruyor ki ben bile anlayamıyorum. Gülümseme oturuveriyor yüz ifademe. Boşluklar doluları boşaltamıyor, seviniyorum.
Sapsarı otlarla kaplı, geniş mi geniş bir araziye sütun gibi dikilmiş birkaç temiz binanın iğretiliği, çığrından çıkmış bir yerleşim sistemini gözlere sokar. Kafa yoruldukça saçma ve can sıkıcı sebeplerle karşılaşılır ve sinirler bozulur. İlerlenir ve otların rengi değişir; belki de bu yüzden rahatlanır biraz daha; oysa ki evler hâlâ aynıdır. Bu şehirde ise yine apartmanlar vardır, ama herşey bambaşkadır…
….
Gecenin karanlığı binaların üst camlarından yansıyor. Sokak lambalarının ışıkları yere yaklaştıkça birbirlerine sokuluyor ve tek vücut olmuş sapsarı bir aydınlık yolların siyahına uzanıyor. Kepengleri inmiş bir sürü dükkân var aşağılarda. Tepelerindeki gölgeliği ışığa siper etmiş, kızgın kızgın uyuyorlar. Sırtlarındaki sayısız katın kahrını çeken bunalımlı mağazalar birbiri yanına sıralanmış, geceye küskün, sabahı bekliyor.
Bir yıldız baktı bana yattığım yerden, çevirdim yüzümü. Gözyaşım sıcak sıcak okşadı yanağımı, sildim çabucak. Kalktım uyumaktan korkarak, unutmak istemedim hiçbirşeyi. Ama ben mutlu oluncaya kadar o yıldızlar parlamamalıydı. Gülmemeliydi çocuklar. Her günkü gibi yaşanmamalıydı hayat. Ben mutsuzken mutluluğa küsmeliydi dünya, ağlamalıydı çocuklar, kararmalıydı yıldız..
Çıktım dışarı. Beni ağlatan bir baykuşu ağlattı, derdimi paylaştım. Bir bulut yağdı ben yanarken, damlalarda izledim hüznümü. Kurtlar uludu uzaklarda ben en derindeyken ve ben onlara yolladım acılarımı. İnleyen anneler anladı beni, yıkık evler, bezgin sokak köpekleri…
Herşeyde hüzün bırakıp döndüm gittiğim yerden. Rüzgar da yavaşça esip süpürdü bendeki kırıntıları. Bir kedersiz ben döndüm pencereme. Göğe baktım, yıldız karanlıktı. Yaşlar da yanaklarımı okşamadı bir daha. Bir kurt uludu uzaklardan, bir çocuk ağladı, bir baykuş öttü sanki, köpekler geçti önümden. Bir dert vardı çevremde, bir mutsuz sonlanma.. Hüzne boğdu sabahı bir manasız paylaşma ..
Pat!
Birkaç kişi sesin geldiği yöne döndük. Ayakta bir kadın, yere düşmüş çantası, bir doktor.. Dahasını göremedik, aceleyle merdivenlerden çıkmaya devam ettik. İkinci katla hiç ilgilenmek istemedim ama gözlerimin bir kaçamak bakışına da engel olamadım. Bir nine tekerlekli sandalyede, bir genç kız tepesinde, yanlarında bir de bank var. Amcalar oturuyor. İnliyor biri.
Gözlerimi beyaz duvarlara diktim çabucak boşluğu zihnime kazımak için. Koşar adımlarımız üçüncü katı da çabuk getirdi. Çocuklar onuyordu merdivende. Gözü onlara dalmış bir bebek vardı bir kucakta. Ağlamaktan kıpkırmızı bir yüz vardı bir yerde, derdi nedir belirsiz. Bir adam, adamı eksik bir aileden uzakça..
Arkadaşlara baktım. Benden de hızlıydılar. Artık dördüncü katta ayaklarım ilk basamağa değinceye kadar açmayacaktım gözümü. Bir kadın bağırıyordu, çocuklar mızıldanıyordu ardımda, duyuyordum ister istemez. Gırtlağımdan garip bir sesin geçtiğini hissettim. Aldığım koku boğuyordu beni. Sendeledim, arkadaşlar yardım ettiler. Beşinci katın siyah deri koltuklarından birine oturtup beklettiler beni. Ellerim buz kesmişti. Rahatlamak için davransam da koltuğun soğuğuna değemedim. Gözlerim karardı, başımı sarıp gözüme inen soğukluğu bir garip ılıklık takip etti. Bıraktım kendimi, kıstım gözlerimi. Bir kıpırdanış hissettim ama mecâlim yoktu, bakmadım. Usulca yaklaşınca yanıma, müthiş ağrıma rağmen kaldırdım hafiften gözlerimi. Bir çocuk bakıyordu bana abartılı bir merakla. Sol gözü kabarıktı, görmüyordu muhtemelen. Kızarmış ve iltihaplanmıştı. Üstelik yüzünün yarısını kaplamıştı bu hastalık, hiç de umut vermiyordu. Midem feci bir hal aldı. Acıdan kıvranıyordum ki kendine baktığımı farketti çocuk. Garip bir heyecan sesi çıkararak gülümsedi. Kimse yoktu çevresinde. Kaçmıştı demek ki. Elinden tutup aşağı indirmek istedim. Gücümü topladığıma kendimi inandırıp acemice ayaklanmaya kalkıştım. O an devasa, soğuk bir kütle yığıldı başımdan gözlerime. Ağırlaştı başım, daha da taşıyamadım ..
Solumda geniş delikli bir tel örgü uçsuz bucaksız, yarısına kadar da kara gömülmüş. Tanımlayamadığım bir arazide diplerindeki izlere ulaşılması imkansız derin boşluklara bata çıka yürüyorum. Montumun kürk kısmı pörsüyen kapşonu kaşkolumun baskısıyla enseme yapışmış, soğuğu hissetmiyor başım. Kaşkolumun yetişemediği burnum ayaz yemekten hissizleşmiş; eldivenlerim de kâr etmemiş, ellerim nasibini alıyor soğuktan. Tamamen ıslanmış pantalonum. Koşar gibi bir vaziyetteyim fakat hevesim kursağımda kalıyor her hamlede. Kocaman açtığım adımlar hemen önüme düşüveriyor. Dengemi yitirene kadar çabalıyorum. Kuşatılmışlık kafamı karıştırıyor. İri yumuşak kar taneleri görüşümü engelliyor. Yaşıyor olma hissimi yitiriyorum bir an. Adımlarımdaki özen kayboluyor. Belimi çevreleyen kar tabakasına başka gözle bakıyorum. Destek almak için kara tutunma gafletinde bulunuyorum. Kayboluyor elim karın içinde. Ağzıma doluyor karlar, burnuma gelinceye kadar üşütüyorlar beni. Sonrasında hislerim terkediyor zaten. Kar bu kez belimden çok daha yüksekte. Kaldıramıyorum başımı. Yeni masum kar taneleri karların çerçevesinden göğe bakan yüzüme konarak erirken dudaklarım ne yapıyor bilmiyorum; ama ben gülümsüyorum.
Beceriksizce, sarsilarak bir inis yapti pilot. Inadına kemerim açık gözüm kemer uyarı ısıgında bekledim o uçagı bosaltma zamanına kadar geçen gereksiz sürede. Biraz da saygisizca kiminin önüne geçerek uçaktan inip kalabalikla beraber pist otobüsüne bindim. Çıt yoktu o kalabalıga ragmen, yuzlerimizde muhtemelen benzer manasız ifadeler vardı. Ayakta kaldım, belki de vardı bos yer, bakmadım. Bir elimle otomatikman kazagımı parmaklarıma gererek demire tutundum. Pis metrolarin getirdigi bir aliskanlik olmustu bu bende. Otobüsten inip de kapıdan girdigimde etrafa bakınıp hangi sınıfa dahil oldugumu bulmaktansa diger bir Türk aileyi takip ettim. Kontroller için sıra bana geldiginde kaldırdım basımı bir gayret. Gecenin de bir vaktiydi yani, ucuz bilet sevdasına gecenin sabahla çekistigi vakitlere kalmıstım. Yorgun, bıkkın, öylesine bir adam bekliyordum bu yuzden karsımda. Öylesineydi, evet. Bıyıgı vardı gürce. Babacan bakkal amcalara benziyordu adam. Tombik yüzü, gözlerine yakın kalın kasları, esmerligi, güven verici ifadesi.. Hiç de birsey yokken bogazım tıkandı, dügümlendi birseyler, normal davrandım, etkilenmemeye calıstım. Isini yapacaktı, isimi yapacaktım, o kadar. Kimbilir nasıl bir haldeydim, nasıl görünüyordum karsıdan, adam tutamadı kendini, güldü tatlı tatlı. Koskocaman bir mutlulukla hosgeldin deyip aldı pasaportumu. Eve çaya gelmis gibi hissettim direkt. Bir huzurla doldum ki anlatamam. Vizemi inceledi, tekrar yüzüme baktı, hala gülümsüyordu. Okuyup okumadıgımı sordu, arkamda baska yolcu yoktu, sohbet ettik biraz. Memleketimi sordu, bir hos oldum.. Anlatmaya usendigim memleket mevzusuna girmeyi nasıl da ozlemisim! Ben de anlattım tabi hararetli hararetli. Ne kadar güzel bir sohbetimiz vardı bizim buralarda, onu da farkettim.. Karsılastıgımız herhangi bir insanla ortak yön buluncaya kadar ugrasıp sonra ahbap olusumuzu bu kadar önemsemezdim baska zamanlar. Birkaç dakika sonra adam bir sürü dua ile ugurladı beni. Etrafıma bakınmaya basladım. Insanlar artık bizim samimi insanımızdı. Yazılar kısmen Türkçe`ydi. Yavas yavas bedenim de ruhumla bir güzel hislere uyanırken yolu sasırmısım bir iki turistin arkasında ki görevli kız bana dogru yolu göstermek için Ingilizce birseyler söylemeye basladi. Gülümseyerek selam verdim kıza, elleriyle agzını kapayıp çocuk gibi utanıp güldü, özür diledi ve yolumu gösterdi. Tesekkür edip ayrılırken artık basbayagı gülüyordum. Ben kavustuguma hayranmısım, o da sanki beni özlemis ..