November
2007
Zamanın çocuğu olmak

Büyük zannedip kıta ismi verdikleri nam-ı diğer Amerika olan şu halvethaneden, kehkeşanları içine alabilecek bir genişliği manasında barındıran ve kardeşlik duygusunun prototipinin yaşandığı Samanyolunun olimpiyat katına selam olsun.
Onbinlerce kilometre uzaklığı hiçe sayıp, zaman zaman yaptığım gibi yine hayalen oralara vardım. Zaman artık çizgiselliğini yitirmişti. Üstüste konulmuş şeffaf resimler gibi koridorun her tarafında farklı hatıraların heykelleri yapılmıştı sanki. Sağa bakıyorum bir iki arkadaş yat vaktini ıskalamış gece talimi yapıyorlar. Sola bakıyorum müthiş bir heycanla nadiren okunan ve açıklanan sınavlarımızın sonuçları etrafında toplanmış 3-5 kişi…Sabahın ilk ışıklarıyla sabah etüdünden dönüyorum. Sırtımda vazifem kadar ağır bir çanta, öğrenci merdivenlerini ikişer ikişer çıkıyorum. Hayatı anımsatan olimpiyat katının uzun koridounra oradan giriş yapıyorum. Yürüyorum, sakin sakin, mezarlık istikametine doğru. Güneş tepeye geliyor, koridorda kimse görünmüyor. Ve ben yine yürüyorum koridorun sonuna doğru. Sağımda bir pano ve tepesinde garip bir S harfi araya kaynamış GASTE yazısı. Aralık sınavına uyarlanmış karikatüre şöyle bir baktıktan sonra yola devam gerek deyip, yürüyorum yolun sonuna doğru. Akşam etüdüne koşuşan öğrenciler.. Güneş batmak üzere, ama hala varamadık menzile. Ve idare girişi sağımda belirirken nice abiler çıkıyorlar koridordan birer birer. Ve karşımda bir zamanların çalışma salonunu, ama vakit gece. Emsali bulunmayan bir geri sayım sesi geliyor gerilerden. Son 60 saniye dendikten 5 saniye sonra sanki zamanın kahrını hatırlatırcasına son 20 saniye deniyor. Adımımı salondan içeri atmam lazım geç olmadan, gece vakti geçe kalmadan. Aman ya Rabbi! Ne zor bir işmiş menzile varmak. Zaman sanki dalga geçiyor, kaplumbağaya bak diyor. Zorlanıyorum dostlarım. Seherin zülüflerine bir gül goncası takmaya çalışırken, sessizce ve çekingen bir edayla yavaş yavaş zamanın emanetçileri beliriyor odaların kapılarında. Bekleyeni bekletmeme telaşesinde hepsi. Ve yavaşta olsa devam ediyorum mezarlık istikametine doğru. Daha ulaşamadan ben menzile, sabah ezanı misafir geliyor kulaklarımdan kalbime. Ama vakit ne de hızlı geçiyor. Artık gitmem lazım dostlarım, her giden gibi. Her gelenin gittiği gibi.
Zaman mı hızlı ben mi yavaşım bilemiyorum ama her vaktin kendi sunduğu ikramlar ayrı ayrı. Her vaktin istediği ücret de ayrı. Dilerseniz asırlar planında bakın hadiseye ki at devri yerini arabaya bırakmış. Dilerseniz de hayatınızın dönemleri planında bakın. İlkokulda çalıştığınız derslerin lisede farklılaştığını farketmiş olmalısınız. Dilerseniz bunu alın bir sene içine yayın. Mayıs Efendinin istediği ücreti Aralık Efendi kabul etmiyor. Hatta hisleri kuvvetli olan varsa bunu ahvalinin her demine uygulasın ki kabz u bastı bir olmuyor vazife ve mesuliyet bakımından. Kimi zaman menfi bir amel olan sabır ile, kimi zaman müsbet bir şekilde koşarak…
Tasavvufta her vaktin hakkını veren insana ibn-ül vakt denilmiş ki zamanın çoçuğu demektir. Benden duymuş olmayın ama zaman, hakkını verenin emri altına giriyormuş. Bir saatte bir günlük işi yapmanıza izin veriyormuş.
Ama bunun için zamanın size güvenmesi lazımmış.
Zamanın arkasından koşan değil de, zamanın arkasından koştuğu olmak dileğiyle…
Baki selam…
NOT: Olimpiyat katındaki arkadaşların ricası üzerine kaleme alındı
katre 