18
November
2008

1 – Sebzeleri elde değil, su dolu bir kapta yıkayın: 18 ton su tasarrufu
2 – Bulaşığı elde değil makinede yıkayın : 40 ton su tasarrufu
3 – Diş fırçalarken ve traş olurken suyu açık bırakmayın : 48 ton su tasarrufu (yuh!)
4 – Beş dakikalık duşta 60 litre su harcanır, duşunuzu 1 dk erken bitirirseniz : 18 ton su tasarrufu
5 – Tuvalette gereksiz yere sifon çekmezseniz : 16 ton su tasarrufu
http://www.koc.com.tr/UlkemIcin/fr/proje_2007.pdf
Burak Bakay Konuk Yazarlar
16
November
2008
Ya Maliyeci Kapıyı Çalarsa…
Sınav, iş kaygıları ikinci plana atılınca başladım rahat rahat yazmaya….
Hafta sonu uyanmışsınız, güzel bir kahvaltı, ardından ailece kahvenizi yudumlayıp öğleden sonraya nereye gidelim diye konuşurken, kimseye beklememenize rağmen zil çalmaya başladı.
İçerden eşiniz, “ Beyy, maliyeceler geldi, sen bak diye telaşla bağırmaya başladı.”
Eğer kiranızı bankaya yatırıyor, kira gelirinizi banka aracılığı ile tahsil ediyorsanız merak etmenize gerek yok, bu uygulama 268 Seri numaralı Gelir Vergisi Genel Tebliği Kapsamında yapılmaktadır. Peki tebliğin bizden beklentileri neler?
213 sayılı Vergi Usul Kanununun mükerrer 257 nci maddesinin birinci fıkrasının (2) numaralı bendiyle Maliye Bakanlığına, mükelleflere muameleleri ile ilgili tahsilat ve ödemelerini banka, benzeri finans kurumları veya posta idarelerince düzenlenen belgelerle tevsik etmeleri zorunluluğunu getirme ve bu zorunluluğun kapsamını ve uygulamaya ilişkin usul ve esaslarını belirleme yetkisi verilmiştir.
Konutlarda aylık her bir konut için 500YTL ve üzeri gelir elde edenler,
İşyerlerinde ise, işyerini kiraya verenler ile kiracıların herhangi bir
tutarla sınırlı kalmaksızın kiraladıkları yerler için yapacakları kira tahsilatı
ve ödemelerini 01.11.2008 tarihinden itibaren banka veya posta
idarelerine ödeyerek buradan alacakları belgelerle tevsik etmeleri
gerekmektedir.
Burada ki bir hususa dikkatinizi çekerim,iş yerinin kira bedeli ne olursa olsun, ister 100ytl ister 100000Ytl, bu tutarı mutlaka banka aracılığı ile tahsil edebilirsiniz yada ödeyebilirsiniz. Konutlarda ise sadece 500YTL üzerindeki kiralar, banka ve benzeri kurumlar üzerinden tahsil yada ödeme yapıldığı tevsik edilmek zorunda.
Bir diğer önemli husus ise, konut başına 500 YTL. Örneğin, iki tane kiracısı olan Osman Amca’ nın, bir evi 600 YTL ise, bir evi köylüsü diye 450 YTL bedelle kiraya vermiş ise, Osman Amca dan, sadece 600YTL evi ile ilgili tevsik sorulur. 450 YTL bedelle kiraya verdiği daire uygulamaya dahil olmadığı için müeyyidesi yoktur.
Önemli bir diğer husus ise, özellikle Mersin, Adana benzeri illerimizde uygulanan peşin kira bedelleri ile ilgilidir. Konut kirasının peşin alınması yada ödenmesi durumunda zaman önemlidir. Eğer 1.11.2008 tarihinden önce peşin alınan ya da ödenen yıllık kiranız varsa, sizden herhangi bir tevsik istenmez, lakin 1.11.2008 ve ileri ki tarihlerde aylık 500 ytl ve üzeri tutara tekabul edecek şekilde peşin kira aldıysanız yada ödediyseniz, bu tevsiki istenir.
Osman Amca Büyükşehir de yaşıyor ama köyde tarlalar, çiftlikler var.. Kiminden 300, kiminden 1000 lira kira geliri var. Osman amcaya 213 sayılı Vergi Usul Kanunun 156.Maddesindeki iş yeri tanımını hatırlatırım. “Ticari, sınai, zirai ve mesleki faaliyette işyeri;
mağaza, yazıhane, idarehane, muayenehane, imalathane, şube,
depo, otel, kahvehane, eğlence ve spor yerleri, tarla, bağ, bahçe ve
çiftlik, hayvancılık tesisleri, dalyan ve voli mahalleri, madenler, taş
ocakları, inşaat şantiyeleri, vapur büfeleri gibi ticari, sınai, zırai
veya mesleki bir faaliyetin icrasına tesis edilen veya bu
faaliyetlerde kullanılan yerdir.” OSman amca, senin o tarlalar, çiftlikler, bağlar bahçelerde işyeri kapsamında, aman elden tahsil etme, yatırsınlar bankaya…
Peki Osman amcamız hafiften şekerinde etkisi ile asabilik yapıyor, dinlemiyor bizi, bizden söylemesi, cezalar ağır…..
Rakamlar Her Bir İşlem İçin;
kiracılardan birinci sınıf tüccar için her bir işleme
uygulanmak üzere 1.490 YTL, serbest meslek erbabı için her bir işleme
uygulanmak üzere 1.490 YTL, basit usule tabi mükellef için ise her bir
işleme uygulanmak üzere 680 YTL özel usulsüzlük cezası kesilecektir.
Peki ben bunlardan hiçbirisiyim mi diyorsun Osman Amca,
O zaman tevsik edemediğin ay başına aylık kira bedelinin %5’ i ama mutlak suretle 320 ytl den az olamaz…
Osman Amca bu örneğe iyi bak sen, aylık 600 ytl aldığın kira vardıya, onu tevsik edemezsen, %5i olan 30YTL yi kira başında ödemeyeceksin, asgari tutar 320 ytl… Senin kiranın yarısı cezaya gidiyor…
Benden uyarması Osman Amca, karar senin…
Ayrıca bu uygulamadaki amaç, kira gelirlerinin beyanı, işyeri ile ilgili stopaj kesintilerinin düzenli takip edilebilmesinin sağlanması..Yarınki yazımızda Gayrimenkul Sermaye İradına değineceğiz…
(Tevsik, belgelemek)
Fatih HAYTA
Kriz, finansal yönetim, vergi, mali piyasalar ile ilgili her türlü sorunuzu çekinmeden sorduğunuzda itina ile hazırlanmış cevapları köşemde bulabilirsiniz..
fatihH Konuk Yazarlar
15
November
2008

kendimden ve şükürsüzlüğümden utandım
ne super bi insandir ya bu amcam,
copluklerin icinde mutluyum cok sukur diyor
sonlara dogru namaz kilarken bi fotografi var
mutlu bir aile hayatım var diyor
helal kazanacan, helal yaşayacan diyor
10 uzerinden 10.
Allah yardimcisi olsun bu amcamin ve onun 10 da biri olamayan,
nimet icerisinde bogulurken vefasızlık, şükürsüzlük yapan biz insancıkların..
burak Konuk Yazarlar
5
June
2008
21.YY Siyasete Girmiş Temel Fıkralarına hoş geldiniz….
Söylenecek sözlerin bittiği bir yerdeyiz yine….
İlk kez gelmiyor ki başımıza, şaşıralım…..
Ne yazık ki sonda olmayacak….
Öyle bir mantalite düşünün ki, üniversite öğrencisi genç kızımız evden çıkıyor, okuluna gidiyor, sınıfına girmeden başörtüsü çıkarıyor. Bizde, o genç kızımız başörtüsünü çıkarttığı için laikliği teminat altına almış oluyoruz…
Hangi laikliği teminat altına aldıklarını da keşke ifade edebilseler…
İleride, inşallah Yüce Önder Mustafa Kemal Atatürk’ ün dediği gibi muasır medeniyetler arasına girebilirsek,torunlarımız geçmişte dedelerimiz bunlar yapmıştı diye bizlere çok gülecek, tıpkı şuanda batılı devletlerin bizlere güldüğü gibi…
Zaman zaman yazdığım yazıları okuyan arkadaşlar iyi bilirler, terminolojik bilgilere sıklıkla yer veririm… Laiklik anayasamızda din ve devlet işlerinin ayrımını yaptığı kadar, bütün vatandaşlarında din ve vicdan hürriyetini teminat altına alır. Yine Anayasamızın 10. maddesinde herkesin kanunlar önünde E
fatihH Konuk Yazarlar
15
May
2008
Makaleleri tekrar gozden gecirdim, biraz ozetlemeye calisayim ins.
Dis hekimliginde antibakteriyel adde olarak CHX diye bi kimyasal kullaniriz. Arastirmalara gore, CHX plagi %50-55 azaltma ozelligine sahip. Ayni zamanda dis eti iltahabi baslangiclarini da % 45 civarinda onleyebiliyor.
Makalelerden birinde CHX i misvakla kiyaslamislar. Daha dogrusu misvak ozu ile.. %50 misvak ozu %0,2 CHX ile ayni gorevi gordugu belirtiliyor. Hatta misvakin CHX den daha fazla plak tabakasi temizledigi saptanmis. Misvakin en onemli ozelligi antibakteriyel olmasi. Yani agizdaki bicok bakteri cesidine karsi etkili. Etkisiz hale gelen bakteriler arasinda curuk, enfeksiyon olusumunda etkili olanlar yani sira mantarlar da var. CHX de antibakteriyel bi maddedir.
Misvaki CHX den farkli kilan yanetkisiz olusudur. CHX uzun sure kullanildiginda tat alma gibi duyu kaybina, kahverengi lekelere, pullanmaya ve hatta alerjiye neden olabiliyor. Misvak ise yan etkisiz olarak biliniyor.
Misvak ile dis fircasinin kiyaslandigi arastirmalarda yine plak azaltici ve bakterileri etkisiz hale getirici ozelliklerine bakilmis. misvak, misvak ozu ve dis fircasinin kiyaslaslandigi bi deneyde.. 3 kontrol grubundan en cok misvakin antibakteriyel ozelligi oldugu gorulmus. Dis fircasi ile kiyasla misvak daha fazla antibakteriyel etki gostermis.arastirmada misvak bakterilerin % 90 ini yok etmis. (bu cok ciddi bi rakam)
Misvakin sekli, yapisi, kalinligi yada ozu ile kendi arasindaki farklar, etkileri arastiriliyormus.
Makaleleri okurken makalelerde bulamadigim ama arastirmaya deger buldugum bi oktaya dikkat cekmek istiyorum.
Misvak ile dis fircasi kullanim sekilleri arasindaki farklar. Gunumuzde bile bircok insan icin gunde 1 kez bile olsa lavabonun karsisina gecip dislerini fircalamak kulfet gibi gelebiliyor. Dis fircalamanin aliskanlik haline geldigi insanlarda ise, fircalamanin belli vakitleri oluyor, ya aksam yatarken yada sabah kalkinca, daha iyi bi ihtimalde herikisi de. En iyi ihtimal olarak da aksam yemeginden sonrasini ekleyelim. Gunluk ugraslari arasinda bircok insan dislerini fircalamayi dusunmez, buna gerek bile duymaz. Okulun yada ofisin lavabosunda dis fircalayanlara pek rastlanmaz..
Ama misvak kullanimi oyle degildir. Yaninda tasinmasi pratik bi arac oldugu icin, aliskanlik haline getirmis insanlarin ceplerinde yada cantalarinda durur. Akillarina geldiginde, belki de her firsatta cikartip kullanirlar. Yani bana gore, antibakteriyel, antimictobiyal etkisi soyle dursun, sadece misvak in kullanilis sekli bile plak olusumunu onlemek acisindan dis fircasindan daha etkilidir.
Buyrun size misvak uzerine yeni bir arastirma konusu, hemde cok kolay uygulanabilecek bi arastirma
Ben bi literatur arastirmasi yapayim bakalim bu durumu arastiran olmus mu daha once.. 
Arastirmaya acik bi baska konu da firca ile misvak arasindaki ergonomik yapi. misvakla firca ile ulasabildigimiz yerlere ulasabiliyormuyuz, yeterli mekanik temizlik saglayabiliyormuyuz. v.s. v.s.
administrator demiş ki:
geçen colgate aldım.. misvak özü var.. onu benim misvağa sıkıp kullanabilir miyim
bu mesaji gormemisim ben, kusuruma bakmayin. misvak ozlu colgate i misvak uzerinde kullanmanin nasil bir getirisi yada goturusu olur bilemem. Ama nacizane fikrime gore gereksiz. Dis macunlarinin icerisinde dis minesini zedeleyen tanecikler var, misvak zaten kendi capinda antibakteriyel islev goruyor. macun gereksiz olur gibime geliyor. bu da benim fikrim tabi. Macundan ziyade misvaki kullanim sekli onemli bence. butun dislerin butun yuzeylerinin(5) temizlenmesine dikkat edilmeli. Ve de frekansi tabi, plak olusumunu minimuma indirgemek adina..
- Lale
Burak Bakay Konuk Yazarlar
7
May
2008
unutmak, hatırlamak, anımsamak, unutamamak
unutkanlık değil kastım, o şu başlıkta incelenmiş anladığım kadarıyla
http://www.warnerblade.com/f/viewtopıc.php?t=2370
kişileri, olayları, yapacaklarını unutmaktan çok fiil olarak unutmanın hayatımızda nereyi işgal ettiği
işgal edişinden memnuniyetimiz/memnuniyetsizliğimiz
farkında olmadan unutup gittiklerimiz
dahası iste

birkaç gündür zihnimi işgal ediyor unutma eylemi, latife tekin in unutma bahçesi ziyaretime geliyor.
nedir diyorum insanın unutmayla alıp veremediği. benim alıp veremediğim ne dahası?
unutarak hayatın üstüme üstüme yürüyen yanlarından saklandığımı farkediyorum, unutusun nasıl bir nimet olduğunu.
geriye dönüp de yaptığı hatalarla cedelleşerek ileriye adım atamıyor insan, unutuyor bir yerden sonra.
geride kalanlara el sallarken önündekileri yıkıp geçebilir, unutuyor yüreğinde izi kalanları.
geçmiş güzel günler, yaş ilerledikçe daha bir candan hey gıdı denen günleri anarak geçmiyor zaman, güzel, acı ne varsa geçmişte unutarak yürüyebiliyorum ancak.
‘unutmalarda gizleniyorum’…
bir de ne göreyim, daha kimler kimler saklanmış aynı unutma bahçesine. önce latife tekin le karşılaşıyorum. unutarak yaşayabilmek için bir bahçe kurmuş, unutamamanın verdiği acıyı geride bırakarak unuttuklarından bir hayat inşa etmek için toplamış romanın kahramanlarını bahçeye.
bahçeden bir ‘unutma beni’ çiçeği koparıp köklüyorum, sadık yalsızucanlar in minik öğrencisi hatice yı “anımsıyorum” yakaza romanından.
o da ne karşımda sezen aksü. beni unutma diyor yıllar öncesinden gelen sesiyle, bilirsin unutulmak dokunur ya her insana.
unutulmak bir yok oluş olduğu için insan kabullenemiyor belki. bir insanın zihninden kalbinden silinip gitmek, biryerlerde varlığından vazgeçmek ağır olan. yine bir varlık kaygısı, var olma çabası…hangi şairdi ölümden yana korkum yok, tek korkum unutulmak diyen?
beni unutma diye seslenen başkalarını “hatırlıyorum” o zaman, esmeray miydi sevdiğinin boğazında bir hıçkırık olarak hatırlanmak isteyen sitem dolu şarkıyı söyleyen? unutma beni, unutama beni
bir de sevdikleri tarafından unutulmak isteyenler var. sobeliyorlar bizi unutma bahçesinde. tarkan dan geliyor önce
unut unut beni yüzüm yaralar seni alışamazsın
ortaokul yıllarıydı sanırım, can acıtacak duygusal şarkılar yapardı arada tarkan.
gerçekçi bir bakış açısına sahip candan erçetin. fani dünyanın fani sevgilerinde beka iddia etmenin anlamsızlığına dikkat çekiyor,
unut sevme beni, bu aşkın sonu
ne yazık ki hicran gözyaşı dolu.
nasıl olsa sonu gelmeyecek mi
her güzel şey gibi bitmeyecek mi
fanı dünyanın fenalığına insan unutarak katlanıyor demek.
sevdiğinin gittiği yerde unuttuğu emre aydını da ben sobeledim, bahçenin bir köşesinde unutulmuş gitmişti.
bir de sitem eden biri vardı adını “unuttuğum”, unuttun beni zalim diyordu, hatta arabesk versiyonlu bir tekerleme bile vardı unutulmaya dair. unutma unutulanlar …
unutmak şifa, unutmak deva çoğu zaman. fenalıklarda kaybolup gitmemenin çaresi.
unutmadan untuma bahçesinin beni vuran cümlesiydi : “unutacağımız hıçbir şey kalmayana dek her şeyi unutabilsek tanrıyla karşılaşacağız ama oraya kadar unutmayı beceremiyoruz bir türlü”
bir de bu var:
”Unuttuğu için mı delirir insan, unutamadığı için mi? Bir daha asla geri dönemeyeceğiz; bir daha asla cennet bahçesine dönemeyeceğiz, masumiyete dönemeyeceğiz, Auschwitz öncesine, Hiroşıma öncesine dönmeyeceğiz, Vietnam öncesine, Cezayir, Filistin, Irak öncesine dönemeyeceğiz…
Maraş öncesine, 1 Mayış ’77 öncesine, 12 Eylül öncesine, Sivas öncesine, “hayata dönüş operasyonu” öncesine dönmeyeceğiz!
Hepimize dışkı yedirilmemiş gibi, makadımıza çöp sokulmamış gibi, kolumuzu iş makinesi koparmamış gibi yapamayız;
kurşuna dizilmemişiz gibi, işkence görmemişiz gibi, gece başkınlarında götürülmüş ve bir daha geri dönmemişiz gibi yapamayız.
Çocukluğumuza tecavüz edilmemiş gibi, aşklarımız ve inançlarımız elimizden sökülp alınmamış gibi, töre cinayetlerinde öldürülmemiş, bilmem kaç kez çığlık çığlığa uyanmamışız gibi duvara…
unutamayız…
televizyon karşısına geçip, sersem sersem gülp oynayanları aynı şevk ve heyecanla seyredemeyiz hıçbir şey olmamış gibi…”
Işık Ergüden
“Hiçbir
Burak Bakay Konuk Yazarlar
16
March
2008
Yazık oldu, hemde çok yazık….
Yüce önder Mustafa Kemal Atatürk ün 1932 de kurduğu Türk Dil Kurumunun Genel Türkçe Sözlüğünde geçen bazı kelimelerin anlamını vererek yazıma başlamak istiyorum…..
Sosyalist: toplumcu
Toplum: Aynı toprak parçası üzerinde bir arada yaşayan ve temel çıkarlarını sağlamak için iş birliği yapan insanların tümü, cemiyet…
Halkçı: Halkın yararı için uğraşan kimse, popülist.
Demokrat: Demokrasi yanlısı.
Demokrasi: Halkın egemenliği temeline dayanan yönetim biçimi, el erki, demokratlık.
Laiklik: hukuk Laik olma durumu, laisizm. Devlet ile din işlerinin ayrılığı, devletin, din ve vicdan özgürlüğünün gerçekleşmesi bakımından yansız olması, laisizm:
Özgürlük: Herhangi bir kısıtlamaya, zorlamaya bağlı olmaksızın düşünme veya davranma, herhangi bir şarta bağlı olmama durumu, serbestî:
Aslında bu kelimelerle başlamak yorumu bile yersiz bırakıyor…. Öyle bir ülke düşünün ki, bir parti seçimlerde halkın %34,9 unun oyunu alıyor. Aradan geçen yaklaşık 5 yıl sonraki seçimlerde de halkın %46,58 inin oyunu alıyor… 5 yılda oyunu 5,5 milyon kişi arttırarak, halkın teveccühünü kazanıyor.
Sonra birisi çıkıp 34 milyon seçmenin 16 milyonundan fazlasının oyunu alan bir parti için “Laikliğe aykırı fiillerin odağı haline geldiği” ni söylüyor… Ne kadar 21.yy içine girmiş olsak da, ne kadar AB kapısına kadar dayanmış olsak da, bu ancak Muz Cumhuriyetinde olur dostlar…. Terminolojik olarak inceleyecek olursak,
Laiklik kavramı devlet ve din işlerinin ayrılığını, din ve vicdan özgürlüğünün gerçekleşmesi bakımından yansız olmasını ifade eder. Din ve vicdan özgürlüğü ifadesinde geçen özgürlük kavramını açmak gerekirse, özgürlük herhangi bir kısıtlamaya zorlamaya bağlı olmaksızın düşünme,davranma, herhangi bir şarta bağlı olmama durumunu ifade eder. Yani laiklik, devletin bireylerinin inançlarını özgürce yaşayabilmesini garanti altına alır…
İddianamenin detaylarını şuan itibariyle bilemiyoruz tabi ki, yalnız bugüne kadar kamuoyuna yansıyan hadiselerden ötürü tahminlerimizde yok değil… Bazı milletvekillerinin Türban ile ilgili söylemleri, Cumhurbaşkanı seçim sürecinde yaşananlar, bazı siyasal kadrolaşma diye adlandırılan oysaki her siyasi dönemde yaşanan kadrolaşmalar….
Demokratik toplumlarda insanlar görüşlerini rahatça ifade edebilmeleri gerekir. Nereye kadar ifade edebilirler?, başkalarının yasal haklarını kısıtlayana kadar…Milletin seçtiği bir kişi, milletle buluşmasında kamusal alanlarda da başörtüsü serbest olmalıdır demesi onun demokratik hakkıdır. Hele ki bu kişi 16 milyon kişinin görüşünü yansıtıyorsa, bu sözü istediği ortamda dillendirebilir, demokrasiye inanıyorsanız, demokrasinin gereği budur… İşinize gelse de, gelmese de budur…
Türban ile ilgili söylemlere gelince insanları izlerken güleyim mi ağlayım mı bilemiyorum. Bir kadın düşünün, başı açık, bugün saçı kısa yarın uzun, bugün uzun, yarın kısa, bugün siyah, yarın sarı, bugün fönlü, yarın dalgalı…. Eskiden kadınlarımızın saçı kısaydı, siyahtı, şimdi sarı diye kimin buna müdahale hakkı var söyler misiniz? Başı açık bir kadının saç modeline kim karışabilir? Siz, hangi cesaretle, kendinizi ne sanarak, insanların baş bağlama şekline göre örtünenleri kategorize edebiliyorsunuz… Ne cüretle insanların dini inançları gereği taktıkları başörtüsü/türbana, siyasal bir simge diyebiliyorsunuz. Bu ülkede dini konularla ilgili yetkili tek merci Diyanet İşleri Yüksek kuruludur ve bu kurul çok açık ve net bir şekilde kadının saç telinin başka erkeklere mahrem olduğunu ifade etmektedir. Bunu bile bile, sadece inançları gereği başını kapatanlara, siyasal simge olarak başınızı kapatıyorsunuz demek, bırakın çağdaşlığı, yobazlığın en uç örneğidir…
Okullarda türban serbest olmalı mı olmamalı mı, bunları tartışmak başta kadın erkek eşitliğine aykırıdır… Aynı görüşlere sahip erkek öğrenciler okula son derece rahat bir şekilde girerken, kızlarımız başı kapalı olduğu için giremiyorlar. Önemli olan insanların dış görünüşü değildir, insanların düşünceleridir. Böyle bir filtreleme son derece çağdışı olmasıyla birlikte insanların özgürlüğüne yapılan bir müdahale ve hatta laikliğe de aykırıdır. Özgürlük ve laiklik tanımlarını yukarıda birkaç kez vermiştim, tereddüt edenler tekrardan bakabilirler…
Yıllar önce Mehmet Barlas ifade etmişti, bazı insanlar toplum mühendisliğine yöneliyorlar diye, bugünde yaşamış olduğumuz şey bunun bir benzeri… Birileri çıkıp diyorlar ki bizler sizi çağdaşlaştıracağız, özgürleştireceğiz, özgür kadın kapanır mı gibi ifadeler kullanıyorlar…
Demokrasiye inanıyorsanız eğer bir insanın çağdaş olmaya mecburiyeti olmadığını, sizin kimseyi zorla çağdaşlaştıramayacağınızı da bilmeniz gerekir. Kaldı ki bazılarının çağdışı olarak yorumladığı davranışlar, giyim kuşamlarda son derece çağdaştır. Çağdaşlık kavramı son derece subjektif bir kavramdır. Yani, Size göre çağdaş olan bana göre olmayabilir. Bu nedenle toplumda genel kabul gören uygulamalara çağdışı diyebilmek kimsenin haddi de değildir.
Türkiye demokratikleşme sürecinde ilerlerken ne yazık ki bu süreci birkaç kez daha gördü.. Bu süreçler bize neler getirdi, neler götürdü iyi tartmamız lazım. Dünya kamuoyuna böyle bir olayla ilgili flaş haber olarak düşmek her Türk vatandaşının utanması gereken bir durumdur. Çünkü Avrupa da en son 1954 yılında Almanya Komünist partisi kapatılmıştır. Oysaki ülkemizde bu süre zarfında 30 parti kapatılmıştır. Her partin kapatılışında siyası yasaksızlar çıkmış ve başka bir isimle bu partiler devam etmiştir. Örneğin, Fazilet partisinin kapatılma sebebi de laiklik dışı faaliyetlerin odak noktası olmasıdır,aynısı yani… Sonrasında yasaksızlar Saadet Partisini kurmuştur.
Sonuç olarak laiklik dışı faaliyetlerden kasıt inançları gereği bazı kişilerin öğrenme hakkının elinden alınması ise bu partileri kapatmak da haklısınız, ama türbana izin veriyor diye bir siyasi partiyi odak görerek kapatabilmeniz, hukukun bu konudaki eksikliğinden kaynaklanmaktadır. Odak olabilmek için, bu partiyi yöneten idarecilerinin bu niteliklerde olması gerekir, laiklik dışı eylemlerde bulunmaları gerekir. Laiklik dışı faaliyetleri tanımlamak için laikliğin tanımı çok objektif bir şekilde tanımlanmalıdır. Ne yazık ki Bu kadar önemli bir hususun çevresi yasalarımızda yeterince çizilemediğinden dolayı tamamen savcıların insiyatifine kalmıştır.
Buraya kadar olayları bir açıdan ele aldık… Diğer önemli ve bir o kadar acı husus ise, ülkemizde siyasetin son derece küçük hesaplarla yapıldığının kanıtıdır.Bazı söylemler partilerin adının bile hakkının verilemediğini göstermiştir.
Demokrat olmak, halkın egemenliğine inanmaktır.
Cumhuriyetçilik: Milletin, egemenliği kendi elinde tuttuğu ve bunu belirli süreler için seçtiği milletvekilleri aracılığıyla kullandığı yönetim biçimine inanmak….
Halkçı: Halkın yararı için uğraşan kimse..
Parti kapatmak gibi çağdışı bir uygulamayı, sırf kendi hedeflerine göre değerlendiren ve yapılması gereken olarak göre partinin adı Cumhuriyetçi Halk Partisi… Bu davranışlarla bu ismi taşımaya hakkı var mı bu partinin… İki gün sonra oy isterken, milletin egemenliğine yapılan müdahaleleri kabullenmiş bir parti olarak mı çıkacaklar seçmenlerinin karşısına…
Bu belirsiz süreçler maddi, manevi bizlere zarar vermekte… Pazartesi sabah uyandığımızda kurlar yukarda, borsa aşağıda… Sıcak para çıkışı hızlanmış, yatırımcılar tedirgin uyanacağız.. Makro anlamda kim bilir ne kadar sıkıntılarını çekeceğiz, iç dinamikler kırılganlıklarımızı arttıracak,faiz,enflasyon yükselecek, uzun dönemde işsizliğe etkisi olumsuz olacak… Hem de ne uğruna biliyor musunuz, yasal olarak çerçevelenmemiş, kişilerin insiyatifine kalan uygulamalar yüzünden…..
Bu ülke için gerektiğinde canını göz kırpmadan verebilecek birisi olarak, sorumlu kişiler tarafından gerek iç dinamiklerin bozulması, gerekse uluslar arası alanda yaşadığımız itibar kaybı ile oldukça üzgün konumdayım. Yazımı çok detaylara girmeden, bazı kavramların karşılıklarını vererek, duygularımı yükleyerek yazdığım için, hatalarımın affını dilerim…
Yazık oldu, hem de çok yazık…
Yazımın sonlarına geldiğim zaman, kapatma davasının komik gerekçeleri de kulislerde konuşulmaya başlandı…
Başbakanımızın başörtüsü ulemaya sorulsun demesi; ulema yine TDK na göre, bilgin demektir. Laikliğe aykırı mı?
Hac dönemi billboardlardaki bikinili kadın resimlerinin kaldırılması; Müslüman mahallesinde salyangoz satılmaz denirdi, bu kadar saygısız, bu kadar hoş görüsüz mü olduk… Dini vazifeleri için havaalanına giden insanlara bikinili kadın izletmek mi çağdaşlık oldu… Kaldı ki hac yolculukları havaalanlarının ayrı terminallerinden yapılır. Yani o dönem ordan normal yolcu geçişi bile olmaz. İnanan insanlara saygı gösterebilmek bu kadar mı zor?
Bülent Arınç’ ın “Ben laikliğe inanmıyorum, en azından bizdeki uygulanış biçimine” sözleri de iddianame de yer almış. Uygulanışına ne yazık ki bende inanmıyorum, ya başta verdiğim tanımını değiştirin yada uygulamaları…Aradaki uyumsuzluğu kim açıklayabilir ki…. Subjektif yorumlar olduğu müddetçe Bülent Arınç bu ifadesinde tabi ki haklı olacaktır…
Bunun dışında birkaç fevri hadise daha var, bunlarla ilgili de parti disiplin kurulu çalıştırılmış gerekli cezalar verilmiş hatta partinin bunları tasvip etmediği kamuoyuna duyurulmuştur.
Son olarak Yüce Önderin dediği gibi, Egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir….. İnşallah göreceğiz o günleri dostlar…
(Tüm kavram anlamları, Türk Dil kurumunun Genel Türkçe Sözlüğündeki birinci anlamlardır.)
(gecenin ilerleyen saatlerinde yazılmış bir yazı olduğu için,ufak tefek imla ve anlam hatalarımın affını istirham ediyorum)
–
Saygılarımla
fth hyt
fatihH Ecoprof, Konuk Yazarlar
9
March
2008
Nizamiyedeki kalbi yanığa gel daveti belli ki içeriden gelmişti de kapıdan içeri girmesi sorgusuz suâlsiz oluvermişti. “İkrâm-ı ilâhi tarafından omuzuna yüklenen” onca mes’uliyetin şuurunda olması gereken birisi kalb yelkenlisini firakın engin, dalgalı denizlerine salar da İman Tulumbacısı‘nın zaman-ı hazırdaki mümessili olan “Efendim”i “üstüste karanlıkların birbirine perde olduğu o denizin karanlığı”na doğru ilerleyen serkeşin kalb yangınına bigâne kalır mıydı? Hem “Muhabbet Fedâisi”nin kalbine hakikî manasıyla giren muhabbet; “isyan deryasına yelken açmışım, kenara çıkmaya koymuyor beni..!” feryadıyla gelen kişi bir seyyie-yi mücessem de olsa ona karşı adaveti kalb komşusu kabul edemez de onu acımak suretine inkılab ettirmez miydi? Belli ki “lütufla ıslahına çalışacak”tı… Buna mukabil kapıdaki de; keşke zaman zaman O’nu tahattur ederek diline doladığı “Benim Efendim” hitabına kalben de riayet edebilse, “Necip Fâzıl”âne ifadesiyle Efendi’sinin bir nefhasıyla tüm bendlerini yıkabilseydi…
Devamı »
mehmed fethi Konuk Yazarlar
28
February
2008
25
mbahar Konuk Yazarlar
22
February
2008
Tarifi imkânsız bir sızı var içimde… Sebepsiz… Bakma sebepsiz dediğime… Vardır elbet bir sebebi dile vuramıyorum. Seni bulduğum gün yitirmiştim ben. Sen yitirilmeye mahkûmdun, bense yitirmeye… Yüreğimde taşıdıklarımı bilebilseydin… Ya da biraz olsun beni anlayabilseydin… Anladığını sanmıştım. Yanılmışım. Sana değil sitemim kendime… Ne bilmene izin verdim yüreğimde sakladıklarımı ne de anlamana… Senden kaçmaya çabaladıkça daha çok yaklaştım sana. Nedendir bilmiyorum. Aslında yaşadıklarıma dair hiç bir şey bilmiyorum. Bildiğim tek bir şey var ki o da farkında olmadan girdiğim bu yolda, kendimi bulduğumda artık çok geçti. Bu hayat yolculuğunda ihtiyacım olan öyle çok latifeyi yitirmiştim ki… Ve sana öylesine bağlanmıştı ki bu küçücük yüreğim…
Gecenin zifiri karanlığında, yalnızlığımı paylaştığım odamda yüreğimde kopan fırtınaları dinliyorum şimdi. Duygularımı dillendirmeye takat getiremediğim zamanlarda gözyaşlarım tercüman oluyor yüreğimde taşıdıklarıma. Omuzlarımda yaptığım yanlış(lar)ın ağırlığı… Yüreğimin bir yanı pişmanlıkla kavrulurken, bir yanındaysa hasret rüzgârları esiyor. Ağlayarak sabahı karşıladığım gecelerde çoğu kez sebebini bilemiyorum gözyaşlarımın. Uykularım benden gideli çok olmuş… Gece vakti yıldızlara bekçilik ederken ruhumda mı yoksa yüreğimde mi bilemediğim bir kördüğümü çözmeye çalışmakla geçiyor zaman…
Teselli aramak için sarıldığım kitaplar ümit verse ve ben “Hayır Allah’ın murad ettiğindedir” diye fısıldasam da yüreğimin kulağına… Hissiyat işte… Söz dinlemiyor bir türlü… Ve ben de Efendimiz gibi “Kalp hüzünlenir, göz yaşarır” diyorum gözümdeki yaşlara mazeret ararcasına, kalbimin hüznünün sebebini bilemeden… Belki biliyorum da dillendirmek zor geliyor yüreğime…
Yüreğim alışkın gurbetlere… Daha küçücük yaşlarda ayrılıklar, hüzünler yaşamış. Zaten asıl vatanından ayrı kalmak suretiyle gurbette olan yüreğim, bu fani alemde de mecazi gurbetlerle yanmış yıllardır. Sen bunu hiç bilmedin. Ben biliyordum tüm sevdiklerim gibi seni de yitireceğimi… Korkuyorum şimdi diğer sevdiklerimi de yitirmekten. Ama kader değişir mi ki? Rabbim yavaş yavaş alıyor hepsini… Ama biliyor musun hamd ediyorum halime… Ya herkesi alıp, bir başıma bıraksa beni… Aslında biliyorum yalnız değilim O hep var. Ve belki de ben O ndan başka dostlar, sevgililer aramakla “Allah tan başka dost arayanların durumu kendisine ev yapan örümceğe benzer. Örümceğin evi, evlerin en çürüğüdür- eğer bilmiş olsalardı” ayetinde bahsedilen insanların durumuna düşüyorum. Zira düşünüyorum da yüreğim “Allah tan ötürü sevmek” nedir bilmiyor. Rabbimin elbet bir muradı var benden ve ben o muradı anlayabileceğim günü bekliyorum şimdi idrakten yoksun havsalamla… O gün mahşer günü olsa da…
mbahar Konuk Yazarlar