22
February
2008

Yüreğime Dair

Tarifi imkânsız bir sızı var içimde… Sebepsiz… Bakma sebepsiz dediğime… Vardır elbet bir sebebi dile vuramıyorum. Seni bulduğum gün yitirmiştim ben. Sen yitirilmeye mahkûmdun, bense yitirmeye… Yüreğimde taşıdıklarımı bilebilseydin… Ya da biraz olsun beni anlayabilseydin… Anladığını sanmıştım. Yanılmışım. Sana değil sitemim kendime… Ne bilmene izin verdim yüreğimde sakladıklarımı ne de anlamana… Senden kaçmaya çabaladıkça daha çok yaklaştım sana. Nedendir bilmiyorum. Aslında yaşadıklarıma dair hiç bir şey bilmiyorum. Bildiğim tek bir şey var ki o da farkında olmadan girdiğim bu yolda, kendimi bulduğumda artık çok geçti. Bu hayat yolculuğunda ihtiyacım olan öyle çok latifeyi yitirmiştim ki… Ve sana öylesine bağlanmıştı ki bu küçücük yüreğim…
 

Gecenin zifiri karanlığında, yalnızlığımı paylaştığım odamda yüreğimde kopan fırtınaları dinliyorum şimdi. Duygularımı dillendirmeye takat getiremediğim zamanlarda gözyaşlarım tercüman oluyor yüreğimde taşıdıklarıma. Omuzlarımda yaptığım yanlış(lar)ın ağırlığı… Yüreğimin bir yanı pişmanlıkla kavrulurken, bir yanındaysa hasret rüzgârları esiyor.  Ağlayarak sabahı karşıladığım gecelerde çoğu kez sebebini bilemiyorum gözyaşlarımın. Uykularım benden gideli çok olmuş… Gece vakti yıldızlara bekçilik ederken ruhumda mı yoksa yüreğimde mi bilemediğim bir kördüğümü çözmeye çalışmakla geçiyor zaman…
 

Teselli aramak için sarıldığım kitaplar ümit verse ve ben “Hayır Allah’ın murad ettiğindedir” diye fısıldasam da yüreğimin kulağına… Hissiyat işte… Söz dinlemiyor bir türlü… Ve ben de Efendimiz gibi “Kalp hüzünlenir, göz yaşarır” diyorum gözümdeki yaşlara mazeret ararcasına, kalbimin hüznünün sebebini bilemeden… Belki biliyorum da dillendirmek zor geliyor yüreğime…
 

Yüreğim alışkın gurbetlere… Daha küçücük yaşlarda ayrılıklar, hüzünler yaşamış. Zaten asıl vatanından ayrı kalmak suretiyle gurbette olan yüreğim, bu fani alemde de mecazi gurbetlerle yanmış yıllardır. Sen bunu hiç bilmedin. Ben biliyordum tüm sevdiklerim gibi seni de yitireceğimi… Korkuyorum şimdi diğer sevdiklerimi de yitirmekten. Ama kader değişir mi ki? Rabbim yavaş yavaş alıyor hepsini… Ama biliyor musun hamd ediyorum halime… Ya herkesi alıp,  bir başıma bıraksa beni… Aslında biliyorum yalnız değilim O hep var. Ve belki de ben O ndan başka dostlar, sevgililer aramakla “Allah tan başka dost arayanların durumu kendisine ev yapan örümceğe benzer. Örümceğin evi, evlerin en çürüğüdür- eğer bilmiş olsalardı”  ayetinde bahsedilen insanların durumuna düşüyorum. Zira düşünüyorum da yüreğim “Allah tan ötürü sevmek” nedir bilmiyor. Rabbimin elbet bir muradı var benden ve ben o muradı anlayabileceğim günü bekliyorum şimdi idrakten yoksun havsalamla… O gün mahşer günü olsa da… 
 

30
January
2008

İmam Hatipli Milyoner

Kaç zamandır medyanın fasonluklarını derleyeyim sonra unutuyorum diyordum, buradan başlayayım, başlayalım. Efendim, Posta adlı gazete sözde “çok gizli” yakın dostlarından öğrendikleri bilgiye dayanarak yılbaşı piyango ikramiyesini (tarih de verelim: 2007) kazanan 4 kişiden birinin imam-hatipli olduğunu iddia etmişti. Bu tamamen uydurma, sallama ve sıkmasyon sözde haber o kadar ciddiye alındı ki, başta Hürriyet olmak üzere tüm medyam büyük bir iştahla atıldı, nasiplendi, köşe yazılarını süsledi, akşam bültenlerine konu oldu, mizah dergilerine kadar ulaştı.

Hatta, durun, beraber bakalım, ne tür bir halt yemiş bu hayalet imam-hatipli:

Ha, bu arada unutturmayayım, bu kurgu/senaryo Erdoğan Aktaş (kendisi yazar oluyor, bir de Star TV’de önemli bir şey çok yükseklerde öyle böyle değil) Beyefendi’dir..

Aktaş neler yazmış.. bakalım.

Önce, bu olay için “bir gazeteci olarak karşılaştığım en çarpıcı öykü.” demiş. O derece ciddi yani. İkramiye kazanan olmayan imam hatip öğrencisi bu derece içler yakan, yürek burkan, insanlık dramına sebep olmakta.

Devam ediyoruz. …olayın kahramanı ile bir kez temas kurabildik, ardından bir daha kendisine ulaşamadık. Çünkü çok ciddi korkuları vardı. Evet. Aktaş, bu şahsı tanıdığını, temas kurduğunu söylemiş.

27
November
2007

Nerde benim eski Ankara’m

Bir akşam üstü yorgunluğunda yalnızlığın tarifini yapmak…

Hem de Ankara’da,karaların ülkesinde…
Ve hem de Hafsa’da…
Sis çöküyor;gri bir tül gibi gözlerimin önüne
Kireç kokusu var tülde
Kalkışacakmışım demek bu tarife…

Bir zamanlar Ankara gönlümdeki gibiydi
Bu gönül karaların ülkesinde
Maviye hasret değildi
Günün doğuşunu seyrettiğim bir Ankara’m vardı
Artık yok,artık Ankara yok…
Ankara yalnız…
Kalabalıklar arasında…
Ben de yalnızım…
Ankara’nın ağlayışına,ayaklar altında inleyişine kaptırmışım kendimi…
Yüksel’de yürüyorum,
Derken,
Karanfil’de bir genç düşüyor gözlerimin önüne
Nineminki gibi bir don giymiş üzerine
Ankara artık hülyalarımdaki gibi değil
Kederliyim,
Ankara kadar
Anlamak isteyen yok mu beni?
Baksın gözlerime
Düşünceler,hisler,sevdalar gözlerde yapılacak yolculuklarla çözülür
Ankara yalnız.
Kalabalıklar arasında
Ben de yalnızım
Ezilip inleyen yüreğim suskun
Ankara duygusuz,
Ankara yorgun.
Güneşi örtmekte isli bulutlar
Yasta beton yığınlar

27
November
2007

Minimal öykü denemeleri

minimal öykü

derdini bi çırpıda anlatıveren öykü..

sayfalarca yazmaktansa iki cümleyle özetlenebilen öykü..okunması en zevkli öykü..

üşengeç insan

….
gece

karanlığı sessizlikle parçaladı..susturdu herkesi fütursuzca..korkuturken korkan bi hali vardı..

dayanamadı gitti..sırası geldiginde tekrar geldi..korktu, korkuttu ve yine gitti..

bir

-kim o?
-senim!

anne

en guzel sesin sahibi, en guzel yuzun sahibi, cennetin hali misali serilip bekledigi..

sıkı giyin üşütme sakın diye tembih etti ama ben de unutanlardan oldum..

prison break

Allah akıl vermiş bak ben kullanıyorum die bagırdı sezonlarca ama ben hep maykılı seyrettim dinlemedim bile..

ben

dün tanıstım kendimle, selam verdim tanımadı bile..kimsin die sordu senim işte dedim..

iyi degilsin sen git uyu görmiim bi daha buralarda dedi.. dudagımdaki alaycı gülümseyişle peki dedim ve gidermiş gibi yaptım..

kandırdım yine kendimi..
huzur

nutella kavanozunun dibini buldugunda omuzlarından buyuk bir yuk kalktı..

artık cikolataya doymustu..kus gibi hafiflemişti..en sevdigi uykuya dalacaktı birazdan..gözlerinin içi gülüyordu..

saçmalık

yazıp duruyordu..ne yazdıgını bilmeden..çok da umrunda olmadan..

rastgele sıralıyordu harfleri yanyana koyunca neye benzeyeceklerini bilmeden..

olsun, yazası gelmişti bi kere ve tutamıyordu kendisini..

üzgünlük

actıgı basligin ragbet gormedigini goren fakir ama onurlu hanım kız kafasini duvarlara carparak kendine zarar vermeye baslamisti..kendi kendini duvarda parcalama olayi cok fazla aci vermis olacak ki bundan vazgecip en yakin ucuruma dogru yol almaya basladi..anlamamisti cunku, aksi yapilir mutlaka gerekcesiyle buraya yazi yazan ‘bi sey’ dir die not mu dusseydi..bu muydu yani bu muydu..ucurum yolunu yarilamisti..gozlerinden akan kanli yaslarini kollarina silerek actigim basliga iyi bakin die not dustu yaninda getirdigi post-it’ e..ve iste ucurumun kenarindaydi..post-it’ i hemen oraciktaki agaca yapistirdi ve adim adim kayaliklara yaklasti..gidiyordu..ardina bakmadan gidiyordu, lakin baksaydi belki de intihar etmesine sebep seyi ortadan kaldiracak olan forum uyelerini gorecekti..kim bilir..belki de goruyodur hala onlari su an bulundugu boyuttan..israrla agactaki post-it’ i isaret ediyordu..vasiyetimdir dedi usulcana..ve tekrar isikla birlikte kaybolarak kendi boyutuna geri dondu..

- te
supergirl
1051065367469e1fbdcde8d Minimal öykü denemeleri

minimal öykü denemeleri @ warnerblade Forum

26
February
2007

Vuslat

Sabah gözlerini açtığında saat her zamankinden daha evvel bir vakti gösteriyordu. Bugün, gözleri diğer günlerin aksine daha bir ışıl ışıldı. Yüreğindeki heyecan gözlerinden menfezler bularak sanki tüm Dünya’yı ısıtıyordu, güneşin ışıklarıyla beraber… Bakışlarından can parçasından uzun yıllar ayrı kalmış bir annenin hasreti tebellür ediyordu. Sanki, kendisine yeniden dünyaya gelme şansı verilmiş, yaptığı tüm ahde vefasızlıklarının affedildiği beşâretini gökler ötesi alemlerden almış gibiydi…

Sonra tatlı bir heyecan sardı ruhunu ve sıkı bir hazırlık safhasına attı kendini. Önce bedenini, ve buna paralel olarak ruhunu, arındırdı her türlü necâsetten ve odasına gidip en temiz elbiselerini seçti özenle… Güzel kokular süründü ve tüm hazırlıklarını tamamlayınca, vakit fevt etmeden yola koyuldu…

“Sevgilimle buluşmaya gidiyorum, acaba hediye falan hazırlasa mıydım?” diye anî bir tereddüt geçti içinden. Sonra O’nun hiçbir şeye muhtaç olmadığını hatırlayarak vazgeçti fikrinden. O, kendisini karşılıksız sevmişti zaten… O’na çok şey borçluydu. Hem de saymakla bitiremeyeceği kadar çok şey… O’nun yanındaki güçsüzlüğünü ve yoksulluğunu hatırladı. O kendisine pek çok şey ikram etmişken, kendisinin buna mukabele olarak yaptığı sadece görüşmelerine vaktinde gitmekti…

Her hafta bugün, O’nunla özel bir buluşma yaparlar, içi içine sığmaz olurdu… Vakit olarak da Güneş ışıklarının cisimlerin gölgelerini asgarî seviyeye indirmesini seçmişti O… O’nun güzelliklerinin gölgelerinin her yeri aydınlatışına mukabil kendi cismâniyâtının gölgelerinin en aza indiği bu zaman diliminde malayani hevesâtından sıyrılıp O’nunla daha bir yakınlaşabiliyordu.

Yol boyunca çevresine tebessümler dağıtarak geçti insanların aralarından. Sevgilisi, daha buluşma vakti gelmeden, ona karşılama töreni hazırlamışcasına kuşları raks ettiriyordu ağaçların dallarında. Onu gören ağaçlar rüzgârın da yardımıyla kendisine el sallıyor ve “Güle güle git… Gidince, Sevgili’ye bizim de övgülerimizi, selâmlarımızı, tebriklerimizi ilet!” diyorlardı. “Peki, olur” dercesine başını öne eğdi ve artık sadece O’nu düşünmeye başladı…

Kendisini öylesine O’nunla bütünleştirmişti ki O’nu yanıbaşında hissetmeye başlamıştı. O’nu düşündükçe gözü, gönlü ve gönül gözü açılıyor; çevresinde temâşâ ettiği bütün mevcûdât O’nu anlatan birer kitaba dönüşüyor, satır satır ayaklarının altına seriliyor ve insan olmanın ve O’nu tanımanın tatmin ediciliği içinde O’nun pak ve mukaddes sözlerinin içinden “Kalb, ancak beni hatırlamakla tatmin olur.” sözünü terennüm ediyordu.

Sevgilisi’nin evine yaklaştıkça adımlarını daha seri ve sık atmaya başladı. Ama, vakar ve ciddiyetini bozmamak için belki, içindeki heyecanı bir nebze perdeliyor ve koşmamak için kendisini zorluyordu. Eğer O’nun huzurunda edepsizlik olmayacağını bilseydi o huzurun aşkıyla omzundan ridâsı düşercesine koşardı…

Artık O’ndan gayrı her şeye gözünü kapamış, yalnız ve yalnız O’nu düşünmeye, O’nu hissetmeye, O’nun sevgisine ve hoşnutluğuna kavuşmaya odaklanmıştı.

Hayallerini süsleyen evden bir ses yükseldi: “Haydi, gel!” nidâlarıyla kendisini çağırıyordu. “Aman Allah’ım! Bu ne letâfet, bu ne nezâhet?!” diye söylendi kendi kendine… Başını semalara dikince kendisini bekleyen ayrı bir sürprizle karşılaştı. Sevgilisi’nin huzuruna çıkmak iin dünyalık her gölgeden bir nebze olsun sıyrılabileceği öğle vakti seçilmişti ama bu sefer çevresinde tek bir gölge dahi olmadığını fark etti. Ne kendi gölgesinden ne de koca dağların gölgesinden eser yoktu… Sanki onun gelişine bir taltif olsun diye, Sevgilisi pamukvârî bulutları serpiştirivermişti Güneş’in önüne. Bulutlar onu perdelerken o kendi içindeki çirkinlikleri tam manasıyla perdeleyememenin burkuntusu ile çıkıyordu Sevgilisi’nin huzuruna…

Ellerini havaya kaldırdı ve geriye doğru çekti; peşine takılan ve kendisine Sevgilisi’nden lâf açmayan ne varsa, gerek fikir gerekse cisim planında, hepsini birde elinin tersiyle itercesine… “Fânîyim, fânî olanı n’eyleyim?! Âcizim, aciz olanı n’eyleyim?!..” edâsıyla

“Sevgilim’in güzelliği her şeyden üstündür
Sevgilim’in muhabbeti her şeyin önündedir.”

diye haykırdı tüm cihâna…

Artık O’nun huzuruna çıkmıştı. En beliğ, en fasih, en güzel sözlerle O’nu övmek, O’na teşekkür etmek istedi ve yine O’nun sözleriyle başladı O’nu övmeye:

“Zamansızlık vaktinden
Sonsuzluk vaktine dek;
Her ne övgü gelmişse kimden
Kime olsa da, O’nadır tek..!”

Bu sözleriyle O’na daha bir yaklaştığını ve O’nun kendisine mukabelede bulunduğunu hissederek, artık “Sen” siye hitap etmeye başladı O’na:

“Ne olur ayırma beni
Sen’in yolundan bir an bile
Sen’den isterim nusreti
Kapına geldim kulluğum ile…”

Huzurunda belini büktü ve ayaklarını koyduğu yere kadar indirdi başını; güçsüzlüğünü, çaresizliğini, O’nun sevgisi olmadan hiçliğini ve O’nun “Çaresizlerin Çaresi”, “Âcizlerin Muîni”, “Sevgililer Sevgilisi” oluşunu itiraf için…

Sonra yolda karşılaştığı varlıkların tebrik, selâm ve övgülerini iletmek geldi aklına… Huzurunda diz çöktü ve şöyle başladı sözlerine:

7
October
2006

Hayat

Hayat nurlu bir yansıma cismânî aleme öteler ötesinden.. Pek çok varlıkta “Bir”i gösteren.. Bir’in üzerinden Tek’e menfezler açan.. Tek Bir’i, Biricik’i sevdiren, üzerindeki dalgalanmalarıyla O’nun tecellîlerinin… O’na şükrü herşeyin özüne yerleştiren bir ni’met oluşuyla.. O’na medh ü senâ ettiren üstündeki eşsiz san’atıyla.. Ve Hayy u Kayyûm’a kul yapan zîhayatı, kâinatı hayatının temadîsi için onun emrine koşturmakla… 

 

Bir ferdi, neşv ü nemâ bularak, kâinata rabteder hayat. Hayat sahibi ferd bu bağla külliyet kesbeder. Parçalanmayan bir küll, parça parça düşünülemez bir küllî oluverir. Bu hikmetledir ki Kur’an, eşdeğer tutmuştur bir insanın hayatına kıymayı tüm insanlığa kıymakla. (Mâide/32) Bu merbûtiyetten ötürü bütün kâinat zîhayatın hizmetine koşar aşk ve şevk ile.. Zerreler, atomlar üzerine üşüşürler zîhayatın, biz de bir vazîfe alalım diye.. Hayat sahibi beden; atomlar için bir okul, ukbâdaki hayâtiyetleri için bir pratik. Hayat tüm sıfatların menbâı, ruhî faâliyetlerin kaynağı, esmânın dört dörtlük tecellîgâhı ve sıfât-ı ilâhiyenin cilvelerine ma’kes olabilmesi için maddeyi halden hale sokan sihirli iksir. 

 

Hayat madde alemine sızan alem-i melekûttan.. Bir bebek gibi saf, tertemiz; gökten inmiş melek endâmlı… Onun için madde meftûnu körler elli sene uğraştılar hayatın sırrını bulacağız diye ve hâlâ uğraşmaktalar bilimin kendilerine sağladığı tüm imkânlar ile.. Oysa ki hayat her yönüyle saf ve güzel.. Kesîfler arasında Latîf i Kerîm tarafından teksîr edilen letâfetli bir lütûf.. Görelim ve bilelim diye Kendisi’ni esbâb ipine takmadan sunmuş Ma’rûf.. Tıpkı nur gibi, rahmet gibi… 

 

Hayat bir nur ki; aydınlanır onunla kâinat ağacının esrârı.. Meyvesi olmasa dalın, gövdenin kalır mı kuru odundan farkı.. Hayat ışıtmayınca Güneş de Ay da farksız, hepsi birer kemmiyet.. Ve insan; birkaç kemik, bir dilim de et.. Hayat nuru en büyük rahmet.. Kâinatı bir arıya musahhar eden sırlı keyfiyet, tastamam inâyet… 

 

Hayat “levlâke levlâk” nidâsının ardındaki sırlı yapı. Nasıl ki çekirdeğinde mündemiç bütün ağacın hayatı.. Hayat-ı Muhammedîye de şu kâinatın hayatına açılan nurlu kapı… 

 

Hayat cilve-i samedâniyetin parlak bir ayinesi… İnsana hayatının idâmesi için herşeye, dolayısıyla Herşeyin Sahibi’ne muhtaç olduğunu hatırlatan.. Muhtaç öyle bir Zât’a ki; herşey O’na muhtaçken hayat ve hayatın devamı için, Kendisi hiçbir şeye muhtaç değil Hayy u Kayyûm oluşunda… Hayat, insanlara yeni ufuklar açan O’na yaklaşmak için cismâni hayatın arkasındaki hakikî hayatı keşif yolunda. “Tahallâkû bi ahlâkillah” düsturuyla oruç ibadetinde yakalamak sırr-ı kayyûmiyeti… Az yemek, az uyumak, az konuşmak Zât-ı Kayyûm’a tecelligâh olabilmek için. Yemek, içmek, konuşmak ve yorulmak; hepsi hayatın iktizâsı fakat bir tarafta “yaşamak için yemek” varken diğeri “yemek için yaşama”yı tercih Sokrates’ın ifadeleriyle. Ve belki az uyumak “Hüve’l-Hayyu’l-Kayyûmü lâ te’huzûhü sînetün velâ nevmün” (Bakara/255) ayetinin ufkuna bir ayine… Bu çabalarla örgülenmiş hayat, âmûdî bir yükseliş zamanın üzerinde ve kulak vermek “Cismâniyetten çık, hayvâniyeti bırak; kalb ve ruhun derece-i hayatına yüksel!” buyruğuna. 

 

Hayat ebedî olunca güzel, yani zamanı aşınca.. Onun için müjdeleniyor Cennet hayatı “hâlidîne fîhâ ebedâ” (Bakara/25, Âl-i İmrân/15, Tâ Hâ/76, Furkan/16, Ankebût/58) lafzıyla. Ve gerçek hayat ufku olarak gösteriliyor âhiret hayatı âyetle. (Ankebût/64, En’am/32) Yine onun için kendilerini hep hayy biliyorlar, oyalanmadan ötürü birşey olmayan dünya hayatını O’nun yolunda fedâ edenler…(Bakara/154) Ve bu zâviyeden bakan Nebî’nin nazarında, meyyîtten farkı kalmıyor Hayat

2
October
2006

Davranış Ve Çocuk Psikolojisi

Günümüzde okul çağının ilk beş altı senelik döneminde her çocuk, ailesi ve yakınları tarafından kendisini baskı altında hissettirecek bir soruyla karşı karşıya bırakılmıştır.Özellikle bulunduğumuz ülkede ilk ve orta okul çağındaki her çocuğa eş dost , akraba ziyaretlerinde işkence tadında şu soru sorulur ki günümüzde çocuğun akraba ziyaretlerinden kopmasının en büyük sebebinin bu olduğuna garanti verebilirim : “Büyüyünce ne olacaksın? “. Sorunun içeriğinden de anlaşıldığı üzere çocuk daha yeterince büyümemiş , doğru kararları alacak yaşa gelmemiştir. Ayrıca yapabileceği mesleği bilecek ve bunu isteyecek kadar kendisini tanımamaktadır.. Ancak büyüklerimiz bu soruyla karşılaşan çocuğun zor durumda kaldığını ısrarla anlamamakla beraber bunu bir gelenek haline getirip çocuğun geleceğini ne derece etkilediklerini de bilmemektedirler. Günümüzde bazı şartlar insanların kafasında belli düşünce kalıpları oluşturmuştur. Bunlardan biri de ‘en iyi meslek’ düşünce kalıbıdır. Doktorluk , mühendislik , öğretmenlik gibi hiç eskimeyen ve her daim revaçta olan meslekler, yetişmekte olan çocukların akıllarına bir dayatma olarak sokulmakta ve eğer bunlar olmazsa iyi bir meslek yapmadığı ve para kazanamayacağı öne sürülmektedir. Bu meslekleri isteyerek seçen ve para kazanan yok mudur? Tabiki vardır ancak bunu kendi isteğiyle seçmesi ve severek yapması önemli etkendir. Aksi halde ilkokul çağındaki çocuklara bu meslekleri seçmeyeceği takdirde bir işe yaramayacağı izlenimi verilerek çocuğun psikolojisi zarara uğratılmamalıdır.

Her çocuk okul hayatında bu soruyla karşılaşmıştır dedik , en azından bir kere. Ben de her çocuk gibi akraba ziyaretlerimde defalarca bu soruyla karşı karşıya bırakılırdım. İlk zamanlar gerçekten hiçbir fikrim yoktu ne olmak istediğim hakkında. Ancak baktım ki herkes ilerde birşey olmam gerektiği konusunda fikir birliği yaparak ısrarla bu soruyu soruyorlar ben de ne olacağımı düşünmeye başladım. İlk aklıma gelen tabi ki gözde mesleklerimizden doktorluktu. Bir süre bununla idare ettim fakat annemin kesin olarak karşı çıktığını hatırlıyorum. Çünkü doktorluğun benim kaldıramayacağım kadar uğraştırıcı bir meslek olduğunu düşünüyordu. Annemi ikna edemeyeceğimi anladığımda psikolog olmaya karar vermiştim ancak bunun hakkında hiçbir fikrim olmamakla birlikte adını bile nerden duyduğumu hatırlamıyordum. Liseler için sınava girene kadar da soranları bununla idare ettim ta ki iş ciddileşip babam kendi yanında çalışmak için mühendise ihtiyaç duyduğunu ve benim mühendis olmamı istediğini söyleyinceye kadar. Evet tahmin ettiğiniz üzere artık mühendis olmak istiyordum ve özel bir fen lisesini kazanıp bunu gerçekleştirme yolunda bir adım atmıştım. Bu liseyi iki sene okuduktan sonra bunun bana göre bir meslek olmadığını anlayınca önümde bir yol açıldı ve son anda bir dönüşle hayallerimi gerçekleştirmek için ikinci bir adımı attım ve psikolog olmaya karar verdim. Böylece istediğim bölümü okuduğum bir üniversiteye yerleştim.

Bu yazdıklarım yalnız benim değil yetişmekte olan her çocuğun başına gelmekte olan olaylar. Fakat herkes hayatının kararını verirken benim kadar şanslı olup istediğine yönelemeyebilir. Çocuk , aile baskısıyla ve çevre faktörüyle, yaptığında başarılı olabileceği ve sevdiği mesleklerden uzak kalmakta ve kalıplaşmış belli düşünceler bir bireyin hayatına mal olmaktadır.Kim bilir tam aksine belki çocuk ailesinin bu düşünceleriyle hayatı boyunca bıkmadan yapabileceği bir meslek de edinebilir. Örneğin bu , ailesinde hep aynı işi yapan insanların varlığı ile veya birkaç nesildir süregelen bir mesleğin seçilmesi ile de olabilir. Ancak sonuç olarak şunu belirtmekte fayda var ki her ne olursa olsun yetişme çağındaki bir çocuk kendini tanıyana kadar ona , belirli bir düşünceyi savunarak sözlü bile olsa meslek seçimi yaptırılması ilerde hatalar oluşturabilecek bir davranıştır.

 

5
September
2006

Maksat Muhabbet Olsun

Belki ne diyor bu saçmalamış gene diyeceksiniz ama olsun maksat muhabbet olsun yazmak bahane…Öncelikle birseyler yazabilmek zor zanaat gerçekten.. Aslında zor sanat demek daha doğru olur kanımca çünkü herkes karın doyurmak için kullanmıyor. Dolayısıyla zanaat demem de doğru olmaz. Sanat en şık sözcük gibi. Her ne kadar Arapça kökenli olsalar da ben onları Türkçe sözcükler olarak kabul ediyorum ki onca yıl hatta yüzyıllarca kullanmışız artık Türkçe olarak kanıksamış olmamız lazım.Türkçe sözcüklerin anlam kaymasına uğramasını ve yanlış yerlerde yanlış manalar ile kullanılmasını sevmiyorum, hoşlanmıyorum. Ne yapıyım yapım böyle… Artık mazur görürsünüz beni.
Neyse sanat mı zanaat mı diyerekten lafı fazlaca dolandırtıktan sonra başlangıç noktasına dönersek iki lafın belini kırmak, lafları ard arda dizebilmek, keyifli bir sohbet edebilmek ya da yazı yazabilmek gerçekten zor. Genelde de benim zorlandığım konuların başında geliyor bu mevzu. Sohbeti alıp bir yerlere taşıyabilmekten ziyade bir şekilde konuşmaya başlayabilmek zor ya da aslında çok güzel bir girizgaha sahip olduktan sonra ucu havada asılı kalaraktan devamını getirememek zor. Belki cümlelerin havada asılı kalmasından kaynaklı karşı tarafın lafın devamında neler geleciğini bekleme sürecinde senin yüzüne alık salık bakarken senin o esnada kafanda acaba ne desem de durumu toparlasam ya da lafın sonunu bağlayabilsem derken ve de sonunu bağlayamayınca benim de sık sık olduğum gibi işte böyle kasmaktan midene giren ağrılar eşliğinde cümleleri tamamlamak zor geliyor. Sonra da işte birden lafın bitmesi sözün kalmaması ama o arada ki vaktin de bitmek bilmemesi.
Esasen durumun kaynağı belki de düşünmeden konuşmak. Cümleleri bir düşünce süzgecinden geçirmeden bir anda konuşma sevdasına kapılaraktan öylesine ard arda dizmeye çalışmanın sonucu olabilir. Ya da bu sevdaya dar kelime hazinesine rağmen tutulmak ve de kaynakların çabuk tüketilmesine binaen ortada öylece kalakalma durumu da olabilir.
Vel hasıl kelam insanoğlu bu bi konuşmaya başlayınca susumuyor. Susmadıkça ve de bu konuda ısrar gösterince de saçmalamaya başlıyor. O yüzden ben de fazla uzatmadan ve de saçmalamadan ve de daha da önemlisi oluşturduğumuz karizmayı tüketmeden dutumu yiyeyim bari de o vakur olduğuna inandığımız duruşumuza halel gelmeden noktayı koyalım.