9
January
2008
itiraf ediorum ki çoğu insanın gözümde böcek kadar değeri yok,
halbuki neredeyse hayatımdaki herkese sıcak davranırım.
yaratılanı severiz Yaratan’ dan oturu, desturundan geliyor zaten bu da.
malesef günlük hayat, olması gerektiğinin aksine hossohbetten başka çok şeyin de yaşandığı bir ortam.
en ufak meselede sorun çıkarıyor insanlar, aksine sizin için önemli meselelerde umarsız davranıyorlar,
saygısızlar ve siz fedakarlık yaptıkça iyiler size, kendileri kıllarını bile kıpırdatmasalar daha iyi.
yanlışlıkla birine bi faydam olacak diye korkuyorlar neredeyse.. o kadar ıtınalılar faydalı olmamakta.
tam tersi zarar vermemekte ise olabildiğine umarsızlar.
beklentim insanlardan olmadığı için güleryüzlülüğüm ve sıcakkanlılığımda dellendiğim anlar harici değişiklik olmuyor.
zaten gelecek tepkiye göre davranşam, beklentim karşımdaki insandan demek oluyor.
bu da zaten yanlış,
ancak insanları çoğu zaman üzen de bu.
karşılığını karşındaki insandan bekleyen her zaman hüsrana uğruyor.
bir teşekkür edemeyecek kadar bile meşgüller çünkü insanlar, o kadar vefasızlar.
umrumda değil dolayısıyla.
tepkisel yaşamıyorum. kendim gibi yaşıyorum.
ne olursa olsun, neye malolursa olsun doğru bildiğimi yapıyorum.
gerisi de umrumda değil. içime sinerek söyleyebiliyorum bunu, değil.
insanlar için üzülenlere, kimseye hakettiklerinden fazla değer vermemelerini tavsiye ediyorum.
ve bu değer çoğu zaman tahmin ettiğinizden de az oluyor.
siz yine olduğunuz gibi iyi olun, iyilik yapın, denize atın, balık bilmesse Hâlık bilir.
Burak Bakay Toz ve Çamur
6
January
2008
Bilgisayarınızdaki fotoğrafları optimize edin Bilgisayarınızdaki fotoğrafları optimize edin,
yerden, hızdan kazanın.
fotoğrafları daha hızlı, daha rahat gezin,
daha etkili yedekleyin ve diskinizde daha az yer kaplasınlar.
***
1 - Öncelikle gerekli Irfanview (IV) programımızı indirelim ve kuralım.
Bunun için şuradaki bağlantıları kullanabilirsiniz:
http://www.irfanview.com/main_download_engl.htm
Yada daha spesifik olarak şu adresten direk indirebilirsiniz:
http://www.download.com/IrfanView/3000-2192-10021962.html?part=dl-IrfanView&subj=dl&tag=button
Kurarken Toolbar vb şeyleri kurmanıza gerek yoktur. Tüm Resim dosya uzantılarını ‘Images Only‘ IV ile ilişkilendirebilirsiniz.
2 - WinRar yoksa bilgisayarımızda onu kuralım, yedekleme için lazım
En tepedeki bağlantı (WinRAR 3.71 yada daha yüksek bir versiyonu)
http://www.rarlab.com/download.htm
3 - Çevirimi ‘overwrite‘ şeklinde yapacağımız için öncelikle optimize edeceğiniz fotoğraf klasörüne sağ tıklayıp ‘Add to fotografklasoru.rar’ seçeneğiyle yedekleyin. Yada klasörlerin elle düz kopyasını da alabilirsiniz.

4 - Resim dosyası uzantılarını IV ‘e atadıysanız, optimize etmek istediğiniz fotoğrafların birini Irfanview ile açın. Yada IV programını çalıştırın bir şekilde. Programın içindeyken B tuşuna basın. Batch Conversion penceresi açılacaktır (yukarıda) Include Subdirectories işaretleyin ki tüm alt klasörleri kapsasın. Sol taraftaki boş kısma optimize etmek istediğiniz klasörleri sürükleyip bırakın. Tüm fotoğraflar oraya otomatik eklenecektir. Sağ taraftan da ayrıca seçebilirsiniz. Daha sonra Use this Directory as output a tıklayın. Output directory değişerek fotoğrafların olduğu klasör atanacaktır. Buraya C:\gecici\ gibi birşey de yazabilirsiniz. Böylece üzerine yazmamış olursunuz ilk seferde.

5 - Ekran görüntüsünde görüldüğü gibi, Work as Batch Conversion, Output Format, JPG – JPEG olmalı. Options kısmına bastığınızda ise yukarı resimdeki gibi olmalı ayar kısmı. 80, JPEG kalitesini belirtir, biraz daha kaliteyi düşürmek isterseniz 70′e çekebilirsiniz. 60 ve daha altında ise fotoğrafta ciddi JPEG kaltıntıları oluşabilir ve kötü bir görüntüye sebebiyet verebilir.

6 - OK deyip JPG options u kapattıktan sonra ‘Use Advanced Options’ a tıklıyoruz ki havamız olsun. Yukarı ekran görüntüsünde görüldüğü gibi ayarlıyoruz. Set long side to: kısmındaki değer, fotoğrafın en uzun kenarının (genişlik yada yükseklik) en fazla alabileceği değerdir. Dont enlarge smaller images de işaretli olduğuna göre, büyük fotoğrafların büyük kenarı bu miktara kadar orantılı olarak ‘proportional’ ufalacaktır ancak tüm kenarları bundan küçükse ufaltma – büyütme uygulanmayacaktır. 1024 değeri standart 17″ ekranlar ve minimum tabir edilen 1024×768 ekran çözünürlüğü için idealdir. Tercihinize göre buraya 800, 1280, 1400, 1680, 1920 yazabilirsiniz. Bu kademeli değerler fotoğraftaki bozulmayı en aza indirecek optimum değerlerdir.
Korkmadan Overwrite existing files diyoruz çünkü 50 tane yedeğimiz oldu, zaten cd, dvd yedeğimiz de var, Rar ladık da, heyecan yok. Eğer tüm fotoğraf arşivinizi tek seferde elden geçirmek isterseniz tek bir Resimlerim klasörünü atıp binlerce fotoğrafı tek seferde de optimize edebilirsiniz. Yada birden çok klasörü içeren bir yapıyı çeviriyorsanız, ‘Create subdirectories in destination folder‘ işaretlerseniz klasör yapısını da korur çevirirken program. Aksi takdirde tüm fotoğraflar tek bir klasörde toplanır. Delete original files‘ ı ise, aynı klasör üzerine convert ediyorsanız ve arada BMP, PNG gibi dosya türleri varsa kalmasınlar diye işaretleyin, çevirdikten sonra silsin o verimsiz türleri. Keratalar.
7 – OK deyip kapatın, Start a basın ve işlemin bitmesini beklemeden sabırsızca çevirilerin gönderildiği klasörden işlemi takip edin. Büyük fotoğraflar ve verimsiz biçimler hesaba katıldığında bu yöntemle fotoğraf arşivinizin kapladığı alanı kötü ihtimalle yarıya indirebilirsiniz. Bu 2 GB lık bir arşiv için 1 GB yer kazancı demek. Güle güle harcayın. Ayrıca fotoğraflarınızı IV ile de izlerken de daha hızlı görebilirsiniz. IV ile Enter a basınca tam ekran moduna geçebilir, L ve R tuşlarıyla fotoğrafı çevirip Ctrl + S ile kaydedebilirsiniz (JPG i seçin lütfen) T ye basarsanız, önizleme moduna geçebilirsiniz. Hayırlı olsun.
Kaynak : Warnerblade Forum | Bilgisayarınızdaki fotoğrafları optimize edin
Burak Bakay Toz ve Çamur
6
January
2008

FF da araçlar, seçenekler, güvenlik kısmından parolaları göster e tıklayıp, tekrar parolaları göster dediğinizde ‘hakaten eminmisiniz’ gibi saçma bi ifade ile geçiştirilen diyalog kutusunun arkasında tüm şifreleriniz yatıyor. Bilgisayarınıza dokunan herhangi biri bu şifrelerinizi görebilir.
Bundan çeşitli yollarla korunabilirsiniz:
1- Bilgisayara kimsenin dokunmamasını sağlayarak (BIOS, işletim sistemi vb şifre koyarak)
2- FF a master -ana şifre- koyarak
3-
Burak Bakay Toz ve Çamur
24
December
2007
Beden eğitimi dersinde futbol oynarken kafasına kale direği düşen ilköğretim okulu öğrencisi Mehmet Belin’in 2 gözü kör oldu. İdare aleyhine açılan davada, mahkeme Belin ve ailesine 270 bin YTL tazminat ödenmesine hükmetti. Görme yeteneğini kaybeden Mehmet Belin, evde oturmaktan sıkıldığını söyledi. Baba Hayrettin Belin ise, “Keşke başımıza bu olay gelmeseydi.” dedi.
http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=628511
Ortalama bir insanın hayatı boyunca çalışıp çabalayarak sahip olacağı bir serveti, çeyrek trilyon olarak öngörebiliriz: Güzel bir ev, orta-üst sınıf sıfır kilometre bir sedan otomobil ve diğer olası ihtiyaçları karşılayacak kadar miktar para.
Bunu elde etmek için insanoğlu, hayatının başından sonuna kadar, durmaksızın çalışmakta, emek vermektedir. Daha kendine gelir gelmez başlayan, anasınıfından üniversiteye kadar devam eden bir ‘öğretim’ sürecinden geçmektedir. Bu süreçte öğretilenler onu, günümüz dünyasının kapitalist işverenlerinin iş-tanımlarını yerine getirebilmek için yeterli donanımı sağlamaktadır. 15 seneden fazla süren bir eğitim döneminden sonra çalışma hayatı başlamaktadır. Bahsedilen miktardaki parayı, normal yollardan biriktirebilmek için 10-20 hatta 30 yıl boyunca, bazen hafta sonları ve geceler de dâhil olmak üzere, sürekli, sürekli çalışmak gereklidir. Bu onlarca yıl süren çalışma hayatı boyunca insan birçok olumsuzluğa katlanmak zorunda kalır. Sürekli stres altındadır, üstlerine karşı sorumlulukları vardır, hasta bile olsa işine gider, ailesini ihmal etmek pahasına bile olsa aldığı projeyi bitirmeye çalışır, işte patronuna kızamaz ama eve gelince çocuğuna bağırıp çağırır, her şeyi aksatır, her şeyi, ama tek bir gün bile işe gitmezlik etmez.
Yaşamak için bireyin düzenli bir maddi gelire ihtiyacının olması elbette yadırganamaz bir durumdur. Elbette insan çalışıp, çabalayacak, sürekli daha fazla kazanıp güçlenmenin, devletine milletine faydalı olmanın çeşitli yollarını arayacaktır. Ancak mecburi (!) ihtiyaçların; mp3 çalardan, DVD koleksiyonuna, 5+1 ses sisteminden spor donanımlı bir arabaya, her gün giyilen farklı bir dünya markası elbiseden son model bir cep telefonuna kadar genişletildiği günümüzde zaruri gider ve dolayısıyla kazanılması gereken minimum ‘para’ kavramı da esnek bir hale getirilmiştir. Bu kısır döngü insanı sürekli, tabir-i caizse ‘deli gibi’ çalışmaya yada para kazanmaya ‘çalışmaya’ itmektedir. Bütün bu koşuşturmacanın içinden kafasını kaldırıp etrafında olup bitenlere bile bakamayan bireyin, kendi çıkarını düşünmekten öte, bizzat kendini görüp verilen nimetleri hakkıyla anlayabilmesi sıfıra yakın bir ihtimaldir. İnsanın önce para için sağlığını harcaması, sonra sağlığı için parasını harcaması da tarih boyunca yapıla gelmiş en genel geçer akılsızlıklardan biridir. Toplum yada ‘herkes’ tarafından tanımlanmış ideallere koşarken neleri feda ettiğimizi bir düşünmeliyiz; aslî görevlerimiz, sevdiklerimiz ve en saçması da kendimiz. Yani ne idüğü belirsiz bir ütopya uğruna, ‘American Dream’ uğruna, neredeyse her şeyimizi riske edebilecek duruma gelmişiz.
Madem delicesine çalışıp, çabaladığımız zaman kazanıp, sahip olabileceğimiz servet topu topu çeyrek trilyondur, bu kadar heyecan ve hırs neden? Evet, belki maddi olarak çok daha fazla miktarda paralar kazanılabilir ama bunlar sadece sahip olunan ev, araba, yat, kat sayısını değiştirecektir. Dünyanın bütün ve en güzel yiyecekleri önünde olsa bir insan en nihayetinde sadece midesi aldığı kadar yemek yiyebilir, bir anda sadece tek bir evde oturabilir ve tek seferde yalnız bir araba sürebilir. Dolayısıyla ömür boyu kazanılacak toplam paranın miktarı da bu teoremin geçerliliğini değiştirmemektedir.
Peki nedir bu teorem? Okunuşu son derece basit ama anlaşılması, yaşanması da bir o kadar zor bir teorem. Her şeyin değerini tam olarak bilebilmek.
Burak Bakay Toz ve Çamur
15
December
2007

Kışla sonbahar arasındaki en belirgin farkın ‘Kar’ olduğunu varsayarsak, kolaycı bir yaklaşımla henüz beyazlığa doyamamış gri şehir siluetlerinin bize halen sonbaharın ‘son’ demlerini yaşattığını fark edebiliriz. Sadece bulutlardan dolayı kapanan gökyüzünün değil, maviden griye geçişte hava kirliliğinin ve ruhsal atmosferimizi daraltan birçok değişikliğin meydana geldiği bir dönemdir sonbahar. Vücudumuza düşen birim güneş ışığı miktarında değişiklik olduğundan, hormonlarımızın oranı da buna adapte olur. Kanımızdaki dengelerin farklılaşması ise hayatımızın seyrini bir baştan diğer zıtta kolaylıkla ve hızla kaydırabilir.
Özellikle öğrenciler açısından güzelim yaz tatilinin bitip, okulun başlamasından mıdır, yoksa sıcak ve uzun günlerin yerini soğuk ve kısa, parçalı aydınlıklara bırakmasından mıdır, yeni bir iş senesinin başlamasından mıdır yada tembel geçen haftalardan sonra yapılacak işlerin birikmesinden midir, belli belirsiz bir gerilimin olduğu ve sıkıntılı başlangıçların adıdır sonbahar. İsmi ‘son’ u çağrıştırsa, İngilizce ifadesi yaprakların düşüşünü anımsatsa, yeniden dirilişi sembolize eden ilkbaharın tersi olarak ölümü hatırlatsa da, sonbahar aslında bir şeylerin bitse de, başka şeylerin başladığı bir geçiş dönemidir. Her değişim gibi elbette sonbaharın da adaptasyon sürecindeki sıkıntıları bu sürecin vazgeçilmez parçalarıdır. Havaların birden soğumasına alışamayan vücudumuz, iyi giyinmeyi akıl edemeyen bir kafa ile birleşince soğuk algınlığıyla boğuşurken ruhumuz da gri manzara, heyecanını yitiren karakterler, düğümlenen sorunlar ve renkleri solan hayat sahnesiyle mücadele eder.
Bütün sıkıntılar ve olumsuzluklar, önceden var olsalar bile, sonbaharda depolanırlar adeta. Beklerler, beklerler, çoğu zaman önemsiz hatta alakasız bir kıvılcımla da tetiklenebilirler. Trafikte çok beklemeniz, sınavdan kötü not almanız, o geceki soğuk, arkadaşınızla ufak tartışmanız birden bütün sorunlarınızı gündeme getirebilir. Sebepsiz yere canınız sıkılıyor hissedebilirsiniz sonbaharda, esasında hiçbir şey gibi bu da sebepsiz değildir. Daha önceden itelediğiniz, üstünü örttüğünüz sorunlar artık gizlediğiniz dolabınızda barınamamakta ve en istemediğiniz anda tepenize üşüşmektedir. Yılın herhangi bir döneminde katlanabildiğiniz bir şeye sonbaharda katlanamayabilirsiniz, bu sizin suçunuz değil. Esasında sonbaharda katlanmanız gereken şeylerin sayısı ve büyüklüğü arttığından bir noktada ‘Yeter!’ diye haykırmak çok da lüks olarak değerlendirilmemelidir. Sadece fiziksel ve ruhen yeterli enerjiyi toparlayıp, tüm bu maddi – manevi sıkıntılarla ne kadar küçük yada önemsiz görünürlerse görünsünler, mücadeleyi sürdürmeniz gerekli. Savaşmayı bıraktığınız anda dünyanın gücünü toparlayıp sonrasında daha şişman ve kirli bir şekilde karşınıza dikileceğini unutmayın.
Tahmin edebileceğiniz üzere sadece sıkıntılar içeren bir dönem değil sonbahar. Sanki diğer mevsimler daha iyiymiş, sonbahar adı üstünde sona kalmış ve filmin kötü adamı olmak zorundaymış gibi hissedebilirsiniz. Ancak bu sonbahara yapabileceğiniz en büyük haksızlık. Bütün yaprakları dökülmüş bir ağacın, kan kırmızısı son parçasının döne döne yere düşüşüne tanıklık etmek, Rahmet sembolü ince yağmurun altında acelesiz ilerlerken yüzünüzden aşağı süzülmesini hissetmek, bulutlu geçen günlerin ardından ikindi güneşinin sarılığını içten bir gülümsemeyle karşılamak, çokça üşüdükten sonra sevdiğiniz insanların yanında, ılık bir odada çay eşliğinde ısınmak da tek başına belki haftalar süren somurtkanlığı ve hüznü kurtarabilecek güzelliklerdir. Bunların yaşanabilmesi için sonbahar şarttır. Nasıl yemeğinizi yerken, kahvenizi içerken o lezzeti almanızı sağlayan daha önceki açlığınızsa, ısınırken içinize dolan sıcaklık da önceki üşümeniz dolayısı iledir. Eğer acıkmasaydık, doyamazdık, üşümeseydik ısınamazdık, karanlık olmasaydı aydınlığı bilemezdik. Bu yüzden, sonbaharı, biraz da hayatımızdaki güzellikleri ön plana çıkaran ‘gri bir fon’ olarak da düşünmeliyiz ki bu değişime doğru pencereden bakabilelim.
Sonbaharın hüzünle tanımlanmasının en önemli açıklamalarından biri de, insanın gerçekliği üzüntüsüyle tanımlamasıdır. Matrix’ de Agent Smith’ in de ifade ettiği gibi : “I believe that, as a species, human beings define their reality through suffering and misery” . Bireyin yaşadığını fark etmesi, hayatındaki değişiklikleri takip edebilmesiyle mümkün olabilir. Çünkü kendini tekrar eden, rutinler, zamanın algılanmasında ciddi sıkıntılar oluşturabilir. Dünü bugünden ayırt edebilmek için gereken ‘farklılığı’ kaydedemeyen insan beyni, sürekli akan saat çizgisine çentik atmayı beceremez. Çentik atsa bile altına yazacağı bir şey yoktur zaten. Bu yüzden, sürekli ilerleyen günleri biraz olsun yavaşlatıp yaşadığını daha da fark etmek isteyen bilinçaltı, insanı farkında olmadan hüzne ve üzüntüye yönlendirebilir.
İnsanı farkında olmadan ama aslında kendi seçimleri doğrultusunda bu sıkıntılara iten her noktada da insanın kendisidir. Korku filmi izleyip, üzeri açık yatıp üşüdükten sonra kabus gören biri gibi, bilinçaltı da insana hayatı boyunca yaptığı seçimlerin rastgele dökümlerini ve karışımlarını ona geri sunmaktadır. Sonbaharda kendini bu kısır döngüyle hüzne çivileyen depresif karakterlerin eninde sonunda alakasız sağlık problemlerinin ‘fırtlaması’ da bununla alakalıdır. Psikoloji tedavi sürecinde olumlu etkiye sahipse, yani insanın iyileşmesini hızlandırabiliyorsa, pekala onu hasta da edebilir. Bu doğrultuda sonbahar sürecinde biriken ufak tefek problemlerin tembellikle de olsa elden geldiğince çözülmesi, fiziksel sağlığa dikkat edilmesi gerekir. Buna bol sebze, meyve yemekten yeterince egzersiz yapmayı da ciddiyetle dahil edebiliriz. Çünkü ruhsal sağlığın ön-gereksinimleri arasında vücut sağlığı da önemli bir yere sahiptir. Bundan sonraki aşamada hayatın, kişisel seçimler bazında pişman olunmayacak şekilde yönlendirilmeye çalışılması ve kontrol edilemeyen durumlarda ise sabır / şükür mekanizması ile dengelenmesi ruhsal huzura giden yol haritasını özetlemektedir.
Dizilerdeki gibi bitmek tükenmek bilmeyen sıkıntılar zincirinden oluşan bir hayatı bizzat birinci elden izlemekten başka seçeneğimiz her zaman vardır. Hiçbir şey salt ve tek anlamda kötü değildir, olamaz da. Sonbaharı neresinden tutup da yorumlasanız, içerisinden hüzün de fışkırsa, o yine de hayatımızın bir parçasıdır. Yaşantımızın her yönünde olduğu gibi sonbahardaki dönemeçlerde de kolaylar vardır, zorlar vardır. Önemli olan, dalında duran yeşil bir yaprağın da, kaldırım kenarındaki pastel renkli bir yaprağın da tek amacının olduğunu anlayabilmek, görebilmek…
Burak Bakay Toz ve Çamur
2
December
2007
Dağ bisikleti gezilerinden Dini konulara, politik olaylardan şiire kadar birçok konuda yazı yazdım. Ama bir gün gelip de yemek tarifi vereceğim aklıma gelmezdi açıkçası. Tam olarak hangi marka, neyden ne kadar kullanılacağını da net olarak belirterek, dışarıda yemeğe göre çok uygun maliyetli, hazırlaması keyifli, sağlıklı, besleyici, lezzetli ve evde denemesi serbest tarifler bunlar. Sevdiğimiz hareketli müziğin sesini açıp mutfağa geçiyoruz, evde kimse yoksa önlüğümüzü de takıyoruz. İşte size yıllardır vazgeçemediğim hem pratik hem de favori tariflerim:
Gece Yarısı Müslümü;
Nestle Tropikal Müsli’ yi çukur bir tabağa yaklaşık bir avuç olacak kadar boşaltıyoruz. Üzerini kapatacak kadar soğuk Pınar Süt ekliyoruz. Varsa biraz fındık, kuru üzüm koyuyoruz üzerine. Tatlı kaşığımızla sırayla Balparmak bala da daldırarak gece yarısı kaçamağının tadını çıkarıyoruz. Kahvaltı ve akşam yemeği olarak 2 öğün yemek yiyen ve bilgisayar başında geç saatlerde karnı acıkanlar için birebir.
Atom Karınca
Atom salatayı iyice yıkadıktan sonra çok ince olmayacak şekilde doğrayın. Üzerine az miktarda da mor, kırmızı yada kara lahana doğrayın. Fazlası Guatr yapabilir o yüzden miktarı az olsun. Üzerine tercihen Çengelköy hıyarından, bulamazsanız afedersiniz normal hıyardan bir miktar daha doğrayın. En tepeye bulursanız Cherry domatesleri yarıya bölerek, bulamasanız normal domateslerin üşenmeseniz kabuğunu soyarak yerleştirin (Büyük domatesleri doğrarsanız yemeniz kolaylaşır) Havucu da rendeleyip üzerine serpiştirin. Bu katmana bir miktar Tat haşlanmış mısır da ekleyebilirsiniz. Buzdolabında kimsenin yemediği yetim bir elma varsa onu da doğrayıp artık kocaman olup, kabarmış salata tabağının kenarlarına koyabilirsiniz. Son olarak damak zevkinize uygun bir beyaz peynir yada kaşarla salatanın üzerine dekor yapabilirsiniz. Artık üzerine koyacak bir şeyiniz kalmayınca tercihen Sırma olmayan bir zeytinyağını gezdirerek ve ince bir şekilde dökün. Ek olarak nar ekşisi ilave edin, ancak elma da doğramıştıysanız üzerine nar ekşisi gelmemesine dikkat edin, patlayabilir. Dikkat etmeniz gereken bir diğer şey ise bu kadar çok şeyi hiç karıştırmaya çalışmayın, etrafa dökebilirsiniz, bunun güzelliği böyle katman katman olmasında zaten. Son olarak bir tutam çörek otu, belki olayı abartmak isterseniz kekik ve nane ile zeytinyağı dibe çökmeden servis edin.
Soğuk Salata
Haşlanmış bezelye, patates ve havuçtan oluşan Tat Garnitürü alın. 2şer yada 3er kaşık Pınar Yoğurt ve katkısız Tat mayonezi karıştırın. Garnitürü buna ilave ettikten sonra üzerine desen olması için bir miktar çörek otu atın. Yoğurt servislerinize de çörek otu ile yüksek kontrast ile fotojenik bir görüntü katabilirsiniz.

Muzlu Tatlı
Dr Oetker Vanilyalı kremşantiyi tarifine uygun miktar Pınar süt ile hazırlayın. 2 adet muzu küçük dilimler halinde doğrayın ve çukur tabağa yerleştirin. Ek olarak bir adet büyük elmayı da soyup bunların arasına dilimleyebilirsiniz. Muz ve elma birbirlerinin yetişmediği iklimlerde karşılıklı yetişen ve vitamin, mineral olarak benzer içeriğe sahip meyvelerdir. Ancak elmanın kabuğunu soymaya üşenirseniz ısırarak yemeyi tercih edin çünkü tatlının yumuşaklığını bozmasını istemeyiz. Hazırlanmış kremşantiyi meyve parçalarının üzerine dökün. Çikolata yada kakao sosu ile süsleyin. Üzerine ek olarak kivi parçacıkları da koyabilirsiniz. Çay, kahve yanında yada sade olarak servis yapabilirsiniz. Mevsimi olmadığından tadamasam da, çilekli krem şanti ve üzerinde kivi yerine çilek olan versiyonunu da tavsiye etmekle beraber ilk fırsatta kendim de denemeyi umuyorum.
Ultimate Kahvaltı – Sosisli sucuklu yumurta
Önce tercihen Aytaç, bulamazsanız Pınar sosis ve sucuğun ambalajlarının dışını yıkayın. Çünkü tezgahınıza gelinceye kadar nerelerden geçiyor onlar bilmek bile istemezsiniz. Sucuk olarak tercihinizi %100 Dana eti olmayan, hindi eti de içeren modellerden yana kullanabilirsiniz, bir sakıncası yok. Sosis ve sucukları iyi ve kolay pişmeleri için ince ince doğradıktan sonra (tercihen yuvarlakları ikiye de bölebilirsiniz) sosisi 1-2 dakika erken olmak kaydı ile ısıttığınız zeytinyağının üzerine atın. Çıkan beyaz buharın hoşunuza gitmesi garip değil ancak elinizden teflon tavaya su damlarsa geri size sıçrayabilir, dikkat edin. Sosisler kızarmaya başlar başlamaz sucuğu da ilave edin. Sürekli karıştırarak orta ateşte pişirin.
Kızarmaları tamamlanmaya yakın, hatta neredeyse tam kenarlarında yanıklar oluşacakken daha önceden yıkadığınız ve tercihen çok fazla antibiyotikle beslenmemiş, organiğe en yakın tavukların ürünü yumurtalardan kişi başı 1er, en fazla 1.5ar, kingsize 2şer adet kırın. Altını kısın. Karıştırmaya devam edin, zaten hiç durmamıştınız ki. Ateşin şiddetine göre yumurtanın pişmesi kızgın teflon tavaya ve sürekli karıştırmanıza oranla 1 dakikayı geçmemeli, yumurta çok pişerse lezzetini kaybeder. Bu esnada zararlı olduğunun bilincinde, az miktarda tuz atın. Rafadan diye tabir edilen kıvamdan biraz öteye, akışkanlığı geçecek ancak sulu görünümü bozulmayacak kadar pişirin. Yumurtayla beraber arzu ederseniz ince kesilmiş Pınar Kaşarları da üzerine koyabilirsiniz, ancak önceden koymayın, eriyerek birbirine yapışır ve tüm kaşarları tek seferde yemek gibi bir hataya mecbur kalabilirsiniz. Yumurta fazla pişmeden altını kapatın, üzerine biraz çörek otu, acılı severseniz çok az miktarda da kırmızı biber atabilirsiniz.
Zaten sucuk baharatlı olduğundan fazla baharat böbreklere çok yük bindirir. Çocuk ve gençlerin gelişimi için protein çok faydalıysa da, orta yaşlarda yumurta tüketiminin kötü huylu kolestrol oranına çok ciddi olumsuz etkisi bulunmaktadır. Bu yüzden yoğun ve düzenli spor yapmıyorsanız haftada 4 ten fazla yumurta yemeyin. Eğer 3-4 kişiye hazırlıyorsanız, yumurtayı kırmadan önce bir miktar salça yada biber ezmesi kullanabilirsiniz. İyice eridiğinden emin olduktan sonra yumurtaları kırın. Ek olarak, lezzet katması için küçük bir miktar tereyağını da sucuklarla birlikte eritebilirsiniz yada sağlıksız olmasına rağmen zeytinyağı yerine tamamen tereyağı da kullanabilirsiniz. Bitlis Tatvan’ da 1 aylık acemilik eğitiminden sonra ilk askeri iznimde çarşıdaki meşhur kahvaltıcılardan yediğim erimiş tereyağı üzerinde ‘yüzen’ yumurtalı sucuktan sonra o gün başka bir şey pek yiyememiştim. Siz de çok ağır olmasını istemiyorsanız zeytinyağından şaşmayın. İyi demlenmiş Lipton Yellowlabel çay, doğranmış taze çavdar ekmeği, tereyağı, bal, kaşar peyniri ve siyah zeytin ile soğumadan, kısık müzikle servis yapın.
Ultimate Yemek – Tencere kebap
Genel etli yemek prosedürünün izlendiği bu modüler tarife önce aşamaları tanıyarak başlayalım:
1- Etin pişirilmesi
2- Sebzelerin ilave edilmesi
3- Sos ve baharat
1- Buradaki ilk ve en temel nokta etin güzelce pişirilmesidir. Bunun da ilk adımı güzel bir et almaktır. Kalitesiz, yağlı ve sinirli ancak ucuz etin yahnisi de mümkün değildir. Az miktarda da olsa kaliteli dana eti almaya dikkat edin. Opsiyonel olarak light olmayan bir tavuk eti de kullanabilirsiniz. Light, yağsız olduğu için az lezzetli olur ve haşlamayacaksanız zaten sürekli yağ ilave etmeniz gerekeceğinden anlamsız olacaktır. Dana eti olarak Dana Sote yada düz mantık Dana Tencere Kebap şeklinde kuşbaşından yarı yarıya daha ince doğranmış et alabilirsiniz. Kişi başı porsiyon için icin 100-150 gr et yeterli olabilir.
Teflon tenceremize bir miktar zeytinyağı yada sıvı yağ döküyoruz, çeyrek bardak da Erikli su ilave ediyoruz. İçerisine yağdan, sinirden ayıklayıp daha ince doğrayıp, tekrar yıkanmış etimizi atıyoruz. Muhtemelen bunlardan sadece yıkamayı yapabileceksiniz çünkü buzluktan geç çıktığı için halen donmuş vaziyette. Olsun, tencerede 10-15 dakikada çözülecek. Altını iyice açın ve birkaç dakikada bir karıştırmayı ihmal etmeyin. Çok fazla ses gelirse (çatır çutur gibi) bir şeyler yanıyor demektir, altını kısın, suyu azalmışsa az miktar yağ ile bir çeyrek bardak su daha ilave edin. Bu işlemi yemek pişme sürecinde yaklaşık olarak 8-10 dakikada bir uygulayacaksınız, suyu kalmazsa yanar, çok su atarsanız haşlama gibi olur ve az lezzetli olur. Etin pişmesi donmuş olup olmamasına ve ateşin şiddetine göre 20-30 dakikayı bulabilir, donmamış bir etin piştiğini suyunu verip, tekrar çekmesinden anlayabilirsiniz.
2- İlk aşama olan Eti ‘kavurma’ işlemimiz bir yandan devam ederken, ikinci aşamayı teşkil eden patatesleri ve soğanları soymaya başlayabilirsiniz. 4 porsiyon yemek için 2 orta büyüklükte patates, 2 soğan, 4 ortaboy sivri biber, 2 domates kullanabilirsiniz. Bunları doğradıktan sonra ister hep beraber, isterseniz soğan, patates, biber, domates sırasına göre tencereye atın. Bu aşamadaki opsiyonel ekstralar; lezzet katması açısından bir miktar tereyağı eritebilirsiniz, yada etlerin daha iyi pişmesini sağlamak ve renk vermek açısından az miktar süt ekleyebilirsiniz. Tam bu aşamada haşlanmış bezelye yada garnitür, havuç gibi versiyon değişikliklerine gidebileceğiniz seçenekleriniz var.
3- İlk aşama bitmeden yani et tam pişmeden ikinci aşamaya geçerseniz muhtemelen yemeğin geri kalanında da eti tam pişiremeyeceksiniz. O yüzden tercihen tahta kaşıkla etlerin yumuşaklığını deneyin yada en kolayı bir tanesini yiyip bakın. Sebzeleri attıktan sonra üçüncü aşama olan sos ve baharat kısmı var. Sebzelerden hemen sonra yarım kaşık biber ezmesi, çeyrek kaşık ‘Chili Sos’ ve bir kaşık salça atabilirsiniz. Bunlara ilaveten elinizdeki tarçın hariç neredeyse her baharattan az miktarda koyabilirsiniz: Nane, kekik, kırmızı biber, karabiber, kimyon, çörek otu. Bunların tepesine de fazla olmayacak şekilde tuz ekleyin. Yemeğe lezzetini tuzdan ziyade baharatlar ve soslarla katmanız lazım ki daha sağlıklı olsun. Tencerenin yemeğin pişimine kadar her 3-4 dakikada bir karıştırıldığından emin olun. Sosu ve baharatı da ekledikten sonra yemeğin altını kısın, açlık durumunuza göre 5-10 dakika daha bekleyin. Tercihen; yoğurt, Akdeniz salatası, Kınık Elmalı maden suyu yada Tamek %100 portakal suyu ile servis edin.
Keyifle Yemek Yapabilmek
Siz de keyifle, sağlıklı yemek yapmaktan hoşlanmaya bakın. Özellikle dışarıda yenilen yemeklerin ne tür koşullarda hazırlandığını ve ne tür malzemeler kullanıldığını iyi ihtimalle tahmin edebilmek gerekli. Eğlenerek yemek yapabilmek için, mutlaka sevdiğiniz müziğinizin uygun seste olduğundan emin olun, mutfak ekipmanınızın (bıçak, lavabo, buzdolabı) hazır ve çalışır durumda olduğundan emin olun. Eksik malzemeniz olmasın, eğer alışveriş yapmaya üşeniyorsanız gerekli malzemeleri www.carrefourexpres.com/emarket/ adresinden birkaç tıkla kapınıza teslim alabilirsiniz. Yemeği yaparken tek seferde bitmeyecek şekilde çok miktarda yaparsanız 2-3 gün boyunca yiyebilirsiniz, böylece her gün yemek yapmaktan sıkılma gibi bir derdiniz daha az olur. Hem sağlıklı hem de lezzetli yemek şansınız var, sağlık haberlerini takip etmenizle oluşacak ufacık bir kültür birikimi bile sizi bu konuda yeterince yönlendirir, gerekli bilgileri internetten, güvenilir sağlık portallarından edinebilirsiniz. Mümkün olduğunca taze ve sevdiğiniz türden kepekli ekmek kullanın. Normal beyaz ekmekten daha lifli olması bağırsaklarınız için faydalı, vitamin ve mineraller açısından da daha zengindir. Patates, soğan, domates, salatalık doğramak için ‘Nicer Dicer’ ve benzeri ürünleri de deneyebilirsiniz, size hem zaman kazandıracak hem de işinizi daha eğlenceli hale getirecektir. Domatesleri doğrarken çoğunu atıştırın, müzikle tempo tutun, krem şantiden parmağınızla yiyin. Yemeği yemeden önce psikolojik olarak da doyun. Böylece içine neyin girdiğini gözünüzle gördüğünüz, her parçasının temizliğinden emin olduğunuz, sağlıklı, keyifli, mutlu, lezzetli, pratik bir mutfak deneyiminiz olacak. Afiyet olsun..
Burak Bakay Toz ve Çamur
26
November
2007
Aşk kelimesini ağzına sakız yapanlara yada yere göğe sığdıramayan iki gruba da duyurulur:
Öncelikle ilk görüşte aşk denen yüzeysel kavram gerçeklikten son derece uzaktır. Ne gördün de, neyi biliyorsun da, karşındaki insanı ne kadar tanıyorsun da, neye, kime aşık olabiliyorsun? Eğer böyle bir şey varsa tamamen materyalist bir yaklaşımdır. Karşındakinin sadece tenine, fiziğine bakarak onu ne kadar bilebilirsin? Eğer sadece vücuduna bakarak birine aşık oldum yanılgısına düşen varsa, üzülerek söylüyorum ki, onu hayvanlar da yapıyor. Neredeyse hayvanlara da hakaret oldu bu. Öylesine vefalı hayvanlar var ki, eşi öldükten sonra cesedinin başından ayrılmıyor uzun süre, belki açlıktan kendi de ölüyor. Ancak maalesef, özellikle modern toplumda, hatta inançlı toplumlarda bile buna benzer manzaraları izleyebilmekten uzak bulunmaktayız.
İlk görüşte aşk kavramını da bir paragrafta hallettikten sonra esas konuya gelmek istiyorum. Gerçek aşkı bulmak… İlahi aşk… Ölümlü aşktan geçip, sonsuz aşkı bulmak… Somuttan soyuta geçmek, maddiyattan manevi boyuta atlamak… Çok hikayeler var tabi, Leyla ile Mecnun, Ferhat ile
Burak Bakay Toz ve Çamur
22
November
2007
Tarih: 20-11-2007 / Saat: 01:02 / Gönderen: burakbakay
mehmet kardesim, bunu vefa yada vefasizliktan ote bi kabuk degistirme, yenilenme ve ronesans gibi algilayalim. muhafazakar vs neo catismasi gibi bi durum hic gereksiz. samded e yeni bi kan lazim uzun bi suredir, bunun icin bastan itibaren herseyi degistirmek gerekiyor ki insanlarin bakis acisi da degissin. gecisin tek sebebi teknik olarak samded 1.5 un kotu, eski yada yetersiz olmasi degil, amac daha cok insana daha etkili sekilde ulasmak, bu dogrultuda bi adim olarak degerlendirilmesi gerek yapilan seyin.
kemalettin abi, veri aktarmakla hic ugrasmayalim bence cunku diger sistemde sifreler sunucu bazli sifreli bisekilde tutuluyor vb o is teknik olarak okadar da kolay olmayabilir, mevcut kullanicilarin oradan tekrar uye olmasini rica etmek cok fazla olmasa gerek, herkes birkac dakikasini ayirabilir sanirim bundan da gocunan varsa bilemiyorum. hem bolece zaten aktif olmayan kullanicilar temizlenmis ve onay bekleyenler gelmis olur.
yeni sistemin anlayis farki olarak denetimle insanları sıkmak ve uzaklastirmak yerine katilimciligi ve aktifligi tesvik eden bi sistem oturtmaya calisiyoruz.
Devamı »
Burak Bakay Toz ve Çamur
1
October
2007
Üzerinde İstanbul / İstavrit yazan tişörtler, her fotoğraf sitesinin vazgeçilmezlerinden minareli siluet kareleri, şarkıların boğaza karşı yazılması, filmlerin eski camiler önünde çekilmesi, her adımında yaşanmışlık fışkırması, Türkiye’de yaşayan neredeyse herkesin 1. yada 2. Dereceden bir akrabasının İstanbul’da bulunması, ülkenin yaklaşık 5’te birinin 2 kıtanın kesiştiği yerde tıklım tıklım yaşaması, Formula 1, haberlerde şehir adı değil semt adı verilmesi, medyanın yayın direği, ticaretin dünyaya açıldığı düğüm noktası, Gülhane parkından sonbahar yaprakları arasında yürümek, Ortaköy’ de Boğaziçi Köprüsünün ışıklarını izleyerek kumpir yemek, Sultanahmet meydanında çimler üzerinde iftar yapmak… Trafikte beklerken bunları düşünmeye fazlaca vaktiniz olacak.
İstanbul’un sadece Türkiye için değil, Dünya kapsamında bir ikon haline geldiğini anlatmak için örnekleri çoğaltmaya gerek yok, çünkü ne kadar çoğalsa da yeterli olmaz ve bitmez de. İstanbul’ u içeriden anlamak imkânsız. Onu anlayabilmek için, kıyaslamanız gerek, bakış noktanızın olması gerek. Çünkü kötü de olsa, güzel de olsa, burnunuz bir kokuya alışmışsa artık o kokunun ayrımına varamazsınız.

İstanbul’u anlamak, ya da fark edebilmek için her yeri başka güzel ülkemizin belli başlı şehirlerini yaşamak gerek öncelikle. Elbette 10 milyonun üzerindeki kayıtlı insanla, 2 bin kilometre kare içerisinde yaşayan nüfus olarak Dünyanın en kalabalık şehirlerinden birini ele alırken, bu rakamın tek başına birçok ülke kadar olduğunu da dikkate almak gereklidir. Biz olaya o kadar küresel bakmayıp, ülke içi bir çözümlemeye gidelim.
Ankara. Ülkenin, anayasanın üçüncü maddesinde belirtilmiş Başkenti, devletin merkezi, memur ve öğrenci kenti. Düz bir alan üzerine ve yakın geçmişte kurulmuş olmasından dolayı, düzenli, akıcı, rahat bir yerleşimi var. Bunun ilk etkisi ulaşımda kendini belli ediyor. Mevcut nüfusun 2 katını kaldırabilecek kapasitede çevre yollarıyla örülü yapısı, düzgün ve akıllıca tasarlanmış yollarıyla şehrin en yoğun kavşağı olan Kızılay’da bile hafta içi, öğlen vakti, durmadan ilerlemenize olanak sağlıyor. Ülkede, kişi başına düşen yeşil alan açısından Ankara’nın da ilk sırada olduğunu hatırlatalım. Bunda elbette Altınpark, Göksü Parkı, Dikmen Vadisi, Gölbaşı gibi büyük alanların etkisi olduğu kadar, düzenlemesi yapılmış kavşakların ve diğer ufak parkların da etkisi var. Böylece temelde, çölün ortasında bir ‘vaha’ oluşturulmuş.
Anadolu’nun ortasından uzak olmayan bir yerde bulunması, göç konusunda pek olumlu yansımamış Ankara’ ya, ki bu iyi bir şey şehir için. Böylece kendi şehrinde barınamamış, memleketinde bir nevi ‘artık insan’ kategorisine giren kitlelerin buraya akması önlenmiş. Ankara, zaten öylesine gelinebilecek bir yer değil. İşi olan gelir Ankara’ya. Ya öğrenci, ya da memur… İş Dünyası olarak da Boğaz şehrine oranla kabaca ’10 da 1’ diye tabir edilebilecek bir hacme sahip. Karasal iklimiyle, kışın pek de çekilir olmayan Başkentliler için gece yapılacak şeyler, gidilecek yerler sınırlı. Ancak yine de gününün saatlerini yollarda geçirmek istemeyenler için ideal bir yer. Ankara, belki de resmiyetin, devlet binalarının verdiği bir ciddiyet, düzen, disiplin içeren bir şehir. Bunun şehrin ruhunu olumsuz etkilediği tahmin edilse de, işlerin bir düzene göre yürümesinin de hayatı kolaylaştırıcı bir etmen olduğu yadsınamaz bir gerçek.
İzmir. Kordon da kordon, karanlıkta Karşıyaka’yı izlemek, doyamayınca ‘karşı’ ya geçip, yaşamak… Türkiye’nin batısındaki 3 sahil kentinden en ‘batılı’ olanı. Aşırı derecede dağınık bir yerleşime sahip, uydu kent gibi semtler, birbirine bağlanmış ve denize dik uzanan dağlardan da yollar kaçınılmaz olarak etkilenmiş. Kordona doğru virajlı yollardan inerken içinde bulunduğum körüklü otobüsün arka tarafının topaç gibi savrulduğunu hatırlarım. Yunanlıların buradan denize dökülmüş olması İzmir için ne ifade eder bilmiyorum ama Ankara gibi camisiz, minaresiz bir memleket, maneviyat ve ruh yetersiz. Buna karşılık Ege’nin verdiği doğal güzellik var fazlaca. Dağınık olmasını bir kenara bırakırsak, Ankara kadar görünse de aslında küçük bir yer. Sahildir, kışları ılıktır diye bir inanış mı vardır bilemiyorum ama yine ciddi anlamda kalitesiz insan göçünde öne çıkan şehirlerimizden biri. Turistik anlamda ve doğal güzelliğiyle öne çıkan bir şehir, ancak makyajla güzelleşmiş ve madde bağımlısı bir film yıldızı kadar ruhu var, daha fazla değil.
Antalya. Burdur tarafından şehre girdiğinizde 1 milyonu zorlayan nüfusunun, deniz hariç her yeri kapladığını görebileceğiniz bir gözetleme alanı mevcut. Eskiden sade anlamda turizm kapsamlı bir şehirdi ancak nüfusuna oranla ülkedeki en çok göç alan il şimdilerde, gelişen sanayisi, tarımı ve kışın en ılık yaşandığı yerlerden biri olması sebebiyle insan kalitesi hızla düşüyor. Yazın ise nüfusunun katlandığı bilinen bir gerçek, sadece iç turist değil, ciddi miktarlarda dış turistin de odak noktası Antalya. Belki şehir merkezinde olmasa da, il sınırları içerisinde birçok doğal güzelliğe ve turistik merkeze ev sahipliği yapıyor.
Gez Dünyayı, Gör Konya’yı. O kadar düz alanda, o kadar planlı kurulmuş ki, okyanusun öteki tarafındaki geniş kıtadaki bir Amerikan şehrini anımsatıyor. Çölün ortasında yapabileceğiniz tek bir şey var, tepeye çıkıp ışıkları izlemek. O kadar düzenli ki, bu bile sıkabiliyor sizi bir süre sonra. Anadolu’da merkezi bir konumda olması, arazi yapısının uygunluğu ve geniş tarım alanları yüzünden sanayi olarak belirli bir noktaya gelmiş olan Konya. Yaşayan birinin tabiriyle, Mevlana’ da olmasa, bomba at yak diye tabir edilebilecek kadar az şey ifade edebilecek bir şehir.
Trabzon. Fıkraların gerçek olduğu şehir… Yürüyerek bulutların üzerine çıkabileceğiniz, denizin denize aktığını sanacağınız kadar çok su olan bir yer. Toprağı devasa ağaçlardan, güneşi ise dinmeyen yağmurlardan dolayı görememek… İlginç ve tadına varılması gereken yerlerden biri. Karadeniz, coğrafya olarak ve insan olarak farklılıklar gösteren bir bölge.
Bursa. Kökleri Uludağ’dan şehre kadar uzanan dev ağacın altında çay içmek ya da kayak yapamazken düşmek. Osmanlı’dan bu yana gelen bir kültür mirasının üzerinde ilerleyen Bursa ise İstanbul’a denizden neredeyse hava kadar daha yakın. Bu ilginç bir durum çünkü İstanbul içi bir ulaşımın kıta değişimi içermesi durumunda 2 saati geçebildiği biliniyor, buna rağmen Bursa’dan İstanbul’a bu süreden daha az bir zaman içerisinde deniz üzerinden gidilebileceği de kafaları karıştırabilir.
Van. Doğu’nun Paris’ i olarak nitelendirilen şehir, yarım milyon civarındaki nüfusuyla sağ kanadın etkili oyuncularından. Bölge için iyi denebilecek sanayisi var, kaçakçılık gibi nüfusun ve ekonomik etkinliğin önemli bir kısmını oluşturan bir gerçeği var. Havaalanı var, Gölü var, vesaire.
Burak Bakay Toz ve Çamur
13
September
2007
Warnerblade olarak 5 senedir onlarca kısafilm ve video çalışmasıyla uğraştıktan sonra Türkiye çapında bu sektörde verilmiş en büyük hediye olan 50 bin YTL lik reklam yarışması ödülünü kazanmak gerçekten önemli bir sonuçtu hepimiz için. İnsan bir şeyler ortaya koymak adına mücadele ederken bazen yaptığı işi küçümseyebilir, hemen tepki alamayınca yaptığı etki sıfırmış gibi düşünebilir ama tüm bunların ilacı aslında yaptığın iş ne olursa olsun, onu severek yapmaktır. Hani derler ya, amatör ruhu kaybetmeden… Çünkü kaba tabirle ‘gaz’ , bilimsel tabirle ‘motivasyon’ insanın güçlüklerle baş etmek adına kullandığı en temel yakıttır. Bu yakıtın formülü de, ortaya küçük de olsa bir şeyler çıkarabilmek, bunun bir başarı olduğunu fark etmek ve tadını çıkarmaktır. Tutulan balık küçük de olsa, neden daha büyüğünü tutamadım diye üzülmek yerine, balık tutma konusunda daha da uzmanlaşmış olmanın bilincinde olunmalıdır.
Aslında her adımda görünmeyen bir başarı vardır. O ana kadar gelebilmek bile başlı başına bir sonuçtur. Küçük de olsa ilerleyebilmek, durumu kotarmanın ötesindedir ve azımsanmamalıdır. Ankara’dan İstanbul’a gecenin karanlığında gitmekte olan bir aracı düşünelim. Önünde yaklaşık 450 kilometrelik bir yol vardır, ancak farları sadece birkaç yüz metre ileriyi aydınlatabilmektedir. Ancak bu kadar küçük bir aydınlatma mesafesi bile görünenin binlerce kat ilerisine gidebilmeyi mümkün kılmaktadır. Bu gerçekten hareketle, gece yolculuğa çıkmak üzere olan kişinin, İstanbul’a varabilmek için tüm yolun birden aydınlanmasını ısrarla beklemesi yersizdir.
Obsesif olarak tüm yolun aydınlanmasını bekleyen insanlar, yani gündüz yolcuları, toplumun çoğunu oluşturur. Eğer diğer insanlardan önde olmak gibi bir hedefiniz varsa, önünüzde olanı küçümsemeden, verimli değerlendirerek, göremeseniz de bildiğiniz yerlere varabilirsiniz. Bütün şartların uygun olmasını bekleyenler hayatı seyretmekten öteye geçemezler. Çünkü aksiyon için hiçbir zaman mükemmel ortam bulunamaz, hatta çoğu zaman bu durum olumsuzdur da. Zaten mücadele edilmeden, tesadüfen alınmış bir ödülün tadı da olmayacaktır. Dolayısıyla, önündeki küçük işleri önemseyerek, severek yapan; gideceği yeri görmese bile, küçük tabelaları dahi dikkatle takip eden, kat ettiği her santimetrenin tadını çıkarabilen biri, mutlu ve başarılı olmak için sadece yolda olmanın dahi yeterli olabildiğini anlayacaktır. Unutmamak gerekir ki, en uzun yolculuklar bile birkaç küçük adımla başlar. Bize düşen ise her adımın hakkını verebilmektir.
Burak Bakay Toz ve Çamur