March
2008
Hidâyet, İnâyet, Kerâmet ve “Kapıdaki”…
Nizamiyedeki kalbi yanığa gel daveti belli ki içeriden gelmişti de kapıdan içeri girmesi sorgusuz suâlsiz oluvermişti. “İkrâm-ı ilâhi tarafından omuzuna yüklenen” onca mes’uliyetin şuurunda olması gereken birisi kalb yelkenlisini firakın engin, dalgalı denizlerine salar da İman Tulumbacısı‘nın zaman-ı hazırdaki mümessili olan “Efendim”i “üstüste karanlıkların birbirine perde olduğu o denizin karanlığı”na doğru ilerleyen serkeşin kalb yangınına bigâne kalır mıydı? Hem “Muhabbet Fedâisi”nin kalbine hakikî manasıyla giren muhabbet; “isyan deryasına yelken açmışım, kenara çıkmaya koymuyor beni..!” feryadıyla gelen kişi bir seyyie-yi mücessem de olsa ona karşı adaveti kalb komşusu kabul edemez de onu acımak suretine inkılab ettirmez miydi? Belli ki “lütufla ıslahına çalışacak”tı… Buna mukabil kapıdaki de; keşke zaman zaman O’nu tahattur ederek diline doladığı “Benim Efendim” hitabına kalben de riayet edebilse, “Necip Fâzıl”âne ifadesiyle Efendi’sinin bir nefhasıyla tüm bendlerini yıkabilseydi…
Heyhât… O beldede daha kapıdan hissedilen öyle ümid-bahş bir hava vardı ki, o kapıya gelme lütfuyla serfiraz kılınmış âciz, tüm vefasızlığına rağmen kendisini naz makamlarına atıp “dostlara ülfet yağdı, bize iltifat yok mu?” vadilerinde dolaşacak cür’eti kendinde hissedebiliyordu. Bilmem ki az ötedeki “Yoksa bende senin lütfuna isti’dad yok mu?” serzenişine neden geçemezdi bir türlü? Halbuki hakiki hayat olan uhrevî hayatı adına korkmaktan öte titremesi gereken böyle vahim bir hâlet-i kalbiyede dahi,
“Dâd-ı Hakk nâ kabiliyet şart nîst”
sözünü hatırına getirenin, hissini
“Müstaid kıl lütfuna yoğusa isti’dadım
Sana zorluk mu var Ey
